Kaç saat geçti, kaç dağ aşıldı bilinmez. Gözleri kapanmaya yüz tutmuşken, köyü görünce birden açıldı. Kapkara küheylanı daha bir hırsla sürdü. Köye yaklaşınca içine bir ürperti düştü. İliklerine kadar titredi. “Eyvah,” dedi içinden, “benden önce mi geldiler?”
Dizginleri yavaşça çekti. Etrafı gözlemeye başladı. Bu köyden her geçişinde saldıran köpekler yoktu. Sokakta oynayan çocuklar da yoktu. Sanki köy, birden bire susmuştu. “Geç kaldım,” dedi kendi kendine. “Ne vardı sanki derenin orada o kadar oyalanacak? Ya canlar gittiyse, ya düşman ondan önce geldiyse?”
Tam o sırada bir ses duydu. Döndü. Yıkık bir duvarın ardından dokuz-on yaşlarında bir çocuk ona bakıyordu. Kalpaklı adamı görünce sevindi çocuk. Ali de çocuğu görünce içi bir hoş oldu. Atından indi, çocuğa doğru yürüdü. Kendi kardeşiymiş gibi sarıldı ona.
“Adın ne senin?” dedi.
“Mustafa ağam,” dedi çocuk.
“Sen ne yapıyorsun burada tek başına? Ahali nerede?”
“Ahali Sivri Kaya’ya gitti. Düşman gelecekmiş.”
“Sen niye gitmedin?”
“Bizimkilerden gelen olursa haber vereyim diye.”
“Başka kimse geçti mi buralardan?”
“Yok, senden gayrı kimsecikler gelmedi.”
“Peki, ala. Atla bakalım arkama. Şu Sivri’ye biz de varalım.”
Yunan, her tarafa eşek arısı gibi dalıyordu. Kimsenin malını mülkünü düşünecek hali kalmamıştı. Ortalık can pazarıydı. Herkes bir an önce düşmanın önünden kaçıp daha emniyetli yerlere ulaşmaya çalışıyordu. Zaten yıllardır çekmedikleri kalmamıştı. Erkeklerin çoğu askerden geri dönememişti. Dönenlerin de hali içler acısıydı. Kiminin kolu yoktu, kiminin bacağı, kiminin gözü. Elde yok, avuçta yok.
Tepelerine bir eşkıya binerdi, bir bakmışsın ağanın adamı olmuş zaptiyeler binerdi. Hiçbirinden kurtuluş yoktu. Şimdi de Yunan belası. Allah’tan reva mıydı bu?
Dededen toruna hiç mi gün yüzü görmeyecekti bu millet? Balkan Harbi, Arabistan çölleri, en sonda Çanakkale Harbi. Neredeyse bir asırdır seferberlik vardı memlekette. Herkeste yılgınlık, bitkinlik baş göstermişti. Bu yıl öyle çok ürün de alınmamıştı. Kıtlık vardı her yerde. Hayvanların bile kemikleri sayılıyordu. Öyleyken bu gavur da nereden çıkmıştı?
Koca Osmanlı’ya ne olmuştu? Hani neredeydi zat-ı şahaneler? Seferberlik zamanı herkesi askere almayı biliyorlardı da şimdi Yunan gelince niye ortalıkta kimse görünmüyordu? Ne olacaktı bu milletin hali?
Ali, arkasında Mustafa, Sivri’ye bir hayli tırmandılar. Atın da mecali kalmamıştı artık. Bir mağaranın önünde durdular. İçeride çoluk çocuk, yaşlı, beş on kadar da yeni yetme delikanlı vardı. Atlıyı görünce önce tedirgin oldular. Ali, “Korkmayın,” dedi, “Ben Kemal Paşa’nın askeriyim. Köyleri dolaşıyorum tek tek. Eli silah tutanları Mustafa Kemal’in ordusuna çağırıyorum. Düşman her yere giriyor, yakıyor, yıkıyor. Bir an önce birlik olmalıyız. Yoksa bir daha vatan olmaz, yurt olmaz. Atalardan kalan bu yurt bir daha dönmemek üzere elimizden gider. O yüzden bir olmalıyız, birlik olmalıyız, son bir gayret diri olmalıyız.”
Yüzbaşının bu sözleri yeni yetmelerin yüreğini kabarttı. Ama yine de sormadan edemediler:
“Peki de kumandan, bizde silah yok, mermi yok. Nasıl olacak bu iş?”
“Başımızda eşi emsali görülmemiş bir yiğit var,” dedi Ali. “Çanakkale’yi onca gavura dar eden Mustafa Kemal Paşa. Herkes onun etrafında toplanıyor. Anadolu’da toplantılar yapıyor. Eli silah tutan herkesi vatan savunmasına çağırıyor. Maraş’ta, Antep’te, Urfa’da, Adana’da eli silah tutan herkes düşmanla savaşıyor. Gün şimdi birlik beraberlik zamanı. En kısa zamanda size söylenen yerlere dahil olun.”
Gençlerin içinde bir heyecan fırtınası kopmuştu. Ama bir o kadar da korku çökmüştü. Çünkü gidip de dönmemek vardı. Altı yüz yıllık devletin son savaşçıları, kurulacak yeni cumhuriyetin de ilk savaşçıları arasında olacaklardı.
Ali, iki günde on köy dolaşmıştı. Her köyde aynı yüzler, aynı suskunluk. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Hepsinin gözlerinde bir şey vardı: ne tam korku, ne tam umut. Sanki bir şey olmuştu da, kimse ne olduğunu tam anlatamıyordu. Ali, atının üstünde, sırtı kamburlaşmış, gözleri yolda değil, halkın içine sinmiş o sessizliğe çevrilmişti.
Köylü, çaresizdi. Şaşkındı. Devlet yoktu. Ağa vardı, zaptiye vardı, eşkıya vardı. Ama devlet yoktu. Ali, bunu her köyde biraz daha iyi anlıyordu. “Bu millet yeniden ayağa kalkabilir mi?” diye soruyordu kendi kendine. “Yoksa bu son mu?”
Şehre vardığında, doğruca hana gitti. En kalabalık olanına. Kahve söyledi. Sade. Ama kahvenin tadı da memleketin hali gibiydi: acı, buruk, eksik. “Allah kahretsin,” dedi içinden, “bu yoklukta kahve de böyle olur.”
Hanın içinde bir uğultu vardı. Fısıltılar, homurtular, öfke. Belediye reisi olacak herif, etrafına topladığı eşrafla birlikte Yunan birliğini karşılamış. Rumlar, Ermeniler bayram etmiş. Bayraklar açılmış, alkışlar kopmuş. Ali’nin içi kabardı. Yumrukları sıkıldı. Kahve fincanı elinde parçalanacak gibiydi.
Bir başka köşede efelerin dağa çıktığı konuşuluyordu. Depolardan silah kaçırılmış, bazı zaptiyeler firar etmiş. Ali’nin gözleri parladı. “Demek ki millet uyanıyor,” dedi kendi kendine. “Zulümle abat olan, adaletle berbat olur,” diye mırıldandı.
Ama şehirde zulüm devam ediyordu. Yunan askeri, yaşlı genç demeden vuruyordu. Evler yakılıyor, ekinler harap ediliyordu. Rumlar, Ermeniler birden bire değişmişti. Sanki yıllardır ezilmişler de şimdi intikam alıyorlardı. Oysa bu topraklarda hep birlikte yaşanmıştı. Okulları vardı, ibadetleri serbestti. Ne olmuştu da bu kin birden bire ortaya çıkmıştı?
Ama memleketin her yerinde bir kıvılcım yanıyordu. Hasanlar, Mehmetler ilk kurşunu sıkmıştı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmuştu. Ali, Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle şehir şehir dolaşıyor, halkı örgütlüyordu. Her köyde bir umut, her kasabada bir direniş tohumu serpiliyordu.
Artık halk, yılgın değil. Artık halk, bitkin değil. Ellerinde ne varsa askerlik şubesine götürüyorlardı. O yılgın halk gitmiş, yerine gözleri ışıldayan bir ulus gelmişti. Malazgirt’ten beri bu topraklarda yürüyen Aliler, Mustafalar, Mehmetler, Hasanlar, Hüseyinler… Hepsi çıplak elleriyle cepheye koşuyordu.
Ali’nin yolu yine Mustafaların köyüne düştü. Dağın yamacında dürbünüyle etrafı gözetliyordu. Arkasında bir çıtırtı duydu. Döndü. Mustafa, çakmak çakmak gözleriyle ona bakıyordu.
“Hoş geldin ağam,” dedi sessizce.
“Mustafa, sen ne yapıyorsun burada?”
“Hiç ağam, seni gördüm, haber vereyim dediydim.”
“Buralar tehlikeli. Dön geriye. Uzaklaş.”
“Ağam, sana yardım edem. Her bir yeri, her bir kavuğu bilirim.”
“Hayır olmaz çocuk. Dön çabuk. Anan baban merak eder seni.”
Mustafa başını önüne eğdi.
“Benim anam da bubam da yok. Didemle kalıyom.”
Ali’nin içi burkuldu. Sanki Mustafa’nın unuttuğu derdi, yeniden depreşmişti.
“Çocuk, ben seni üzmek istemedim. Düşünemedim.”
“Olsun ağam. Ben alıştım zaten.”
“Yine de dön. Buralar karışacak.”
Mustafa boynunu büktü. Usul usul gözden kayboldu.
Köyün üstüne karanlık çökmüştü. Askerler içki içiyor, sirtaki oynuyordu. Sanırsın bu memleket onların. Ali, harekete geçmeye karar verdi. Cephanelik köyün içindeki büyük binaydı. Nöbetçiler gevşemişti. Ali, çalılıklardan dolanarak birini sessizce halletti. Duvarın arkasından yürüyerek diğerini etkisiz hale getirdi. Camı taşladı. Ses duyan nöbetçiler o yöne gitti. Ali üçüncüyü de halletti. Ama giden gelmeyince tedirginlik başladı.
Ali, el bombalarını hazırlamıştı. Köşeden dönecekken iki nöbetçiyle burun buruna geldi. “Kahretsin,” dedi. Birini öldürdü. Diğeri tüfeğini ateşledi. Omuzundan yaralandı. Son bir gayretle bıçağı fırlattı. Son nöbetçiyi de yok etti. Ama mecali kalmamıştı.
Yanında birden Mustafa belirdi. Gizli gizli takip etmişti. Bombaları kaptı.
“Ağam, tez kaç. Doluşurlar buraya. Sen yaralandın. Görmesinler seni. Ben oyalarım onları.”
“Hayır Mustafa. Git buradan.”
Ama Mustafa çoktan cephaneliğe girmiş, kapıyı kapatmıştı. Ali, son bir gayretle uzaklaştı. Büyük bir patlama duyuldu. Cephane patlamıştı. Her yer darmadağın olmuştu.
Ali, zorlukla ulaştı tepeye. Omzundan akan kan, içini yakan başka bir yangının yanında sönük kalıyordu. Geriye döndü. Gözleri, darmadağın olmuş Yunan karargâhının yerinde şimdi sadece dumanı tüten bir boşluk gördü. Ama o boşlukta bir şey vardı. Bir siluet. Küçücük bir çocuk. Mustafa. Gözleri çakmak çakmak. Gülümsüyor. El sallıyor.
Ali, gözlerini ovuşturdu. Kan mıydı gözünden süzülen, yaş mıydı, bilemedi. Belki ikisi birden. Belki de bir milletin alnından süzülen terdi o. Belki de bir çocuğun, on bir yaşında bir yiğidin, vatan için verdiği son nefesin sıcaklığıydı.
Atına bindi. Sarsak adımlarla uzaklaştı. Ama içinden bir ses, her adımda daha da gürleşti: “Bu toprak, boşuna vatan olmadı.”
Ve o gün anladı Ali: Bu memleketin toprağı, sadece taşla, toprakla değil; Mustafaların canıyla, Alilerin kanıyla yoğrulmuştu. O kan, bu milletin mayasıydı. Kurumazdı. Kurursa, millet dağılırdı. Kurursa, tarih susardı.
Ve o kan, barışta cennetten bir şerbetti. Ama ihanette, zehirden beterdir. Düşmanı boğar, nefes aldırmaz. Üç beş on değil, bin yıldır, milyonlarca şehidin kanıyla sulanmıştır bu kadim topraklar.
Ve şimdi, o toprak, yeniden diriliyordu.
Ali, tepenin ardına vardığında soluğu kesilmişti. Omzundaki yara, her adımda biraz daha derinleşiyor, ama içindeki yangın onu ayakta tutuyordu. Atı da yorgundu. İkisi de sanki bir çağın yükünü taşıyordu sırtlarında. Ama duramazdı. Çünkü durmak, ölmekti. Çünkü durmak, Mustafa’nın boşuna gitmesi demekti.
Bir çalılığın dibine çöktü. Gözlerini göğe dikti. Gökyüzü, kan gibi kırmızıydı. Sanki Mustafa’nın son nefesi oraya sinmişti. Sanki gök bile yas tutuyordu. Ama Ali ağlamadı. Çünkü bu topraklarda ağlamak, içe akardı. Çünkü bu topraklarda gözyaşı, toprağa değil, tarihe düşerdi.
Bir süre sonra, bir gölge belirdi. Bir ihtiyar. Sırtında aba, elinde değnek. Yanına geldi, sessizce oturdu. Ali’nin yüzüne baktı. “Yaralısın evlat,” dedi. “Ama gözün diri. O göz, bu milletin gözüdür. O göz, kapanmaz.”
Ali başını salladı. “Mustafa gitti,” dedi. “Küçücük bir çocuktu. Ama koca bir milletin yükünü taşıdı.”
İhtiyar, toprağa baktı. “Bu toprak,” dedi, “nice Mustafaları aldı bağrına. Ama her biri, bir filiz oldu. Her biri, bir direniş tohumu.”
Ali, ayağa kalktı. “Gitmem gerek,” dedi. “Daha çok köy var. Daha çok yürek var uyandırılacak.”
İhtiyar, cebinden bir mendil çıkardı. Ali’nin omzuna bastırdı. “Kanı durdurmaz belki,” dedi, “ama hatırayı tutar. Mustafa’nın hatırası bu mendilde yaşasın.”
Ali, mendili aldı. Kalbine bastırdı. Sonra atına bindi. Yol, yine dağlara çıkıyordu. Ama bu kez yalnız değildi. Her adımda bir Mustafa yürüyordu onunla. Her taşın altında bir direniş vardı artık.
Bir köye vardığında, kadınlar tandır başındaydı. Çocuklar, ellerinde taş, sapan. Yaşlılar, gözlerinde bir ışık. Ali, meydanda durdu. “Kemal Paşa’nın selamı var,” dedi. “Bu toprak, sizinle dirilecek. Bu millet, sizinle ayağa kalkacak.”
Bir kadın, elindeki ekmeği uzattı. “Yiyesin,” dedi. “Mustafa’nın hakkı bu. O çocuk, bizim de evladımızdı.”
Ali, ekmeği aldı. Ama boğazından geçmedi. Çünkü o ekmek, bir milletin acısıydı. Çünkü o ekmek, bir çocuğun son nefesiydi.
Gece olunca, köyün üstüne yıldızlar yağdı. Ali, bir harman yerinde oturmuştu. Gençler etrafına toplanmıştı. Her biri, bir silah istiyordu. Her biri, bir yol soruyordu.
Ali, ayağa kalktı. “Silah,” dedi, “elinizdeki taş. Yol, ayağınızın bastığı toprak. Düşman, gözünüzdeki korkudur. Onu yenerseniz, vatan sizin olur.”
Gençler, başlarını salladı. Bir türkü başladı sonra. Sessiz, ama derin. Sanki dağlar bile dinliyordu. Sanki Mustafa, o türkünün içinde yaşıyordu.
Ali, o gece uyumadı. Çünkü uyku, unutmak demekti. Çünkü uyku, Mustafa’ya ihanet demekti. Gözlerini göğe dikti. “Bu toprak,” dedi, “Mustafa’nın gülüşüyle dirilecek.”
Ve o gün anladı Ali: Vatan, sadece sınır değil; bir çocuğun gülüşü, bir annenin duası, bir ihtiyarın mendiliydi. Vatan, bir milletin hafızasıydı. Ve o hafıza, şimdi yeniden yazılıyordu. Kanla, gözyaşıyla, ama en çok da umutla.