ALİ ÖĞRETMEN’İN YOLU …
Bu hikâye, Köy Enstitüsü mezunu rahmetli babam
Ali Karadaş’ın anısına, onun hikâyesi olarak yazılmıştır.
I. Sabahın Ayazı
Sabahın ayazı duvarlara ince bir sis gibi çökmüştü.
Odada ne bir soba sesi vardı ne de dumanın kokusu.
Ali, yorgandan sıyrılıp kalkarken nefesi buharlandı; yoksulluğun soğuğu ciğerine işler gibi.
Eline yüzüne su çaldı, derin bir nefes aldı.
Kendi kendine mırıldandı:
“Bugün de hayırlısı.”
Kapıdan çıktığında dünya griydi.
Yokuş aşağı, çamura bata çıka yürüdü.
Ömer Efendi’nin evine vardığında sabah ezanı yeni susmuştu.
Evden ince bir yufka kokusu yayılıyordu.
Çayın tıkırtısı, küçük pencereden sızan buğu…
Ali usulca kapıyı itti.
Ömer Efendi başını kaldırdı, göz ucuyla baktı, yüzünde azıcık gülümseme:
“Gel bakalım Ali, otur hele. Açsındır.”
Sofrada yufka, biraz peynir, bir baş soğan.
Ali, yufkayı açtı, içine peyniri, ardından soğanı koydu.
Tomaç yaptı kendine.
Ağzına attığı her lokmayı, öyle bir iştahla çiğnedi ki sessizlik bile doydu sanki.
Bir bardak çay içti, sonra bir bardak daha.
Üçüncüye uzanırken Ömer Efendi kaşını kaldırdı:
“Yavaş ol hele evlat. Bir çaydan, bir soğandan geçinir insan.”
Ali sustu.
Çay bardağını sofraya koydu, başını önüne eğdi.
“Ben gideyim artık Ömer Emmi. Mallar geç kalmasın.”
Kapıdan çıkarken içinden geçirdi:
“Bir çaydan, bir soğandan geçiyor hayat… Ama ben bir gün başkasına da yetecek bir sofra kuracağım.”
Yokuşun sonuna geldiğinde gökyüzü ağarmaya başlamıştı.
Soğuk sabah rüzgârı yüzünü kesiyor, ama içini ısıtan bir şey vardı.
Belki umut, belki inat.
II. Köy Enstitüsü
Yıl kırk beşti belki kırk altı.
Üçüncü sınıfı bitirmişti ,
Köyün eğitmeni Hamza Hoca bir gün Ali’yi çağırdı.
Kolundan tuttu:
“Ali,” dedi, “gel seni köy enstitüsüne yazdıralım. Elin iş tutuyor, kafan da çalışıyor.”
Ali’nin gözleri parladı.
“Olur hocam,” dedi.
O anda ne korku kaldı ne tereddüt.
“Öküz gütmekle ömür geçmez,” diye düşündü.
“Tarlada ne uzayan var ne kısalan. Belki öğretmen olursam, toprağa insan ekerim.”
Akşam, öküzleri ahıra bağlayıp göğe baktı.
Yıldızlar birer birer beliriyor, sessizce parlıyordu.
“Bir gün bu köyde çocuklar yıldızlara bakmayı öğrenecek,” dedi.
Köyüne dönecek, toprağın üstü ile göğün altına sıkışan çocuklara yeni ufuklar açacaktı.
Kendi kendine söz verdi.
Köy Enstitüleri o vakitler Cumhuriyet’in en diri atılımıydı.
Bu kurumlar, yalnızca okuryazar insan değil, düşünen, üreten, paylaşan yurttaş yetiştiriyordu.
Sabah ders, öğleden sonra tarla, akşam okuma saati.
Çocuk, hem eliyle öğrenir hem aklıyla düşünürdü.
Bir yanda matematik, öte yanda saban.
Bir yanda kitap, öte yanda kazma.
Ali sabahın ilk ışığında kalkar, tahtaya formül yazar; öğleye doğru tarlaya iner, çapa sallardı.
Kemanı ilk kez orada gördü.
Tellerine ürkekçe dokundu.
Sanki toprağın altından bir ses çıktı:
“Bu toprakta umut da yeşerir.”
Altı yıl geçti.
Bir gün eline tayin kâğıdı verildi.
Uzak bir köy, dağların ardında bir okul.
Ali’nin yüzünde ne sevinç ne korku.
Yalnızca şu vardı:
“Artık sıra bende. Öğrettiklerimi toprağa ekme vakti.”
III. Yeni Köy
Köye ilk vardığında, okul binası sessizdi.
Kapısı paslı, camları tozlu.
Sıralar devrilmiş, kara tahta kararmış.
Ali içeri girdi, eline süpürgeyi aldı.
“Toz kalkmadan harf yazılmaz,” dedi.
Muhtarı buldu.
“Muhtar, nerede bu köyün çocukları?”
Muhtar başını eğdi.
“Hepsi işte güçte öğretmen bey. Kimi davar güder, kimi tarlada. Şimdi iş zamanı.”
Ali, sesi yumuşak ama sözü sert:
“Bak muhtar, kanun var, nizam var.
Yaşı gelen her çocuk okula gidecek.
Göndermeyeni devlet sorar.”
Pazartesi günü okul doldu taştı.
Ama bir sıra boş kaldı.
O sıranın adı Havva’ydı.
Küçük, sessiz bir kız çocuğu.
Gelmemişti.
IV. Havva’nın Adı Yoklama Defterinde
Her sabah yoklamayı yaparken, öğretmen sesi yankılanırdı:
“Havva?”
Sessizlik.
Sınıfta rüzgârın sesi bile yoktu.
O gün ders bitiminde, Ali öğretmen doğruca kahveye gitti.
Muhtar oradaydı, önünde yarım çay, elinde gazete.
“Gel hele muhtar,” dedi, “iki çift lafımız var.”
Önce harmandan, yağmurdan konuştular.
Sonra Ali öğretmen konuya girdi:
“Muhtar, Havva neden gelmiyor? Evde bir dert mi var?”
Muhtar gözlerini kaçırdı, dudaklarını ısırdı:
“Yok öğretmen bey, dert yok da… Bubası göndermiyor.”
Ali kaşlarını çattı.
“Neden?”
Muhtar, bir suçlu gibi başını eğdi:
“Kız çocuğu ne anlasın okuldan diyor. Evde anasına yardım edecekmiş.”
Ali’nin içi burkuldu.
“Olmaz öyle şey muhtar. Devletin emrine karşı gelmek olur bu.”
Muhtar omuz silkti, “Biz ne bilelim,” dedi.
Ali, ayağa kalktı, sesi tok:
“Sen bana o babanın adını ver. Akşam uğrayacağız, anlatacağız.
Kız çocuğu okumazsa köy karanlıkta kalır.”
V. Kahvede Hesaplaşma
Akşam oldu.
Gökyüzü morla lacivert arası bir renge bürünmüştü.
Ali öğretmen, muhtarla birlikte Havva’nın evine yürüdü.
Kapıyı baba Kemal açtı.
Elinde çakısı, yüzünde temkin.
“Buyurun,” dedi. “Hayırdır öğretmen bey?”
Ali sözünü sakınmadan ama hürmetle konuştu:
“Kemal Efendi, Havva on gündür yok.
Okula gelmesi lazım.
Ben ilgilenirim, geri kalmaz.”
Kemal elini kaldırdı, sesi sert:
“Yok okul mokul öğretmen. Evde anasına yardım edecek. Ben göndermem.”
Hava ağırlaştı.
Sessizlik bir anlığına duvar gibi aralarına girdi.
Ali, gözlerini çekmeden baktı:
“Devlet kanun çıkardı.
Kız da okuyacak, erkek de.
Cehalet kimseye yar olmaz.”
Söz bitti, ama konuşma bitmedi.
O evde o gece, bir annenin yüreğine umut düştü.
Havva’nın annesi, köşede sessiz oturuyordu.
Elinde mendil, gözlerinde bir direniş.
O suskunluk, bir isyandı aslında.
Ertesi sabah kahvede herkes bu konuşmayı konuşuyordu.
Bazıları “Öğretmen haklı,” dedi,
bazıları “Kız kısmı okusun da ne olacak,” diye mırıldandı.
Ama herkesin içinde bir kıpırtı belirmişti.
O gün kahvede Ali öğretmenle Kemal bir daha karşılaştı.
Kemal’in yüzü sertti, alnındaki damar kabarmıştı.
Ali sessizce yanına oturdu.
“Bir çay içer misin Kemal Efendi?”
Kemal sustu.
Ali konuştu:
“Kızın sana kıymetli.
Anlıyorum. Ama korkuyla kız yetişmez.
Okursa senden utanmaz, bilakis sana dua eder.
Cehalet değil, bilgi insanı büyütür.”
“Sen şimdi ‘kız çocuğu okula gitmez’ diyorsun.
Peki ya yarın?
Ya bu çocuk büyüyüp de kendi yolunu çizmek isterse?
Elinde ne olacak?
Bilgi mi, yoksa sadece itaat mi?
Devlet bu yüzden emretmiş.
Her çocuk, kız ya da erkek, okula gidecek.
Çünkü bu topraklarda herkesin öğrenmeye, düşünmeye, yaşamaya hakkı var.”
Kahvede çıt çıkmadı.
Söz, mermi gibi ortalığa düşmüştü.
VI. Gece ve Tabanca
Geceler bazen düşünceden ağırdır.
Kemal’in içi o gece kıvılcımlıydı.
Yatağa uzandı, dönüp durdu.
Bir yanda gurur, bir yanda korku.
“Usulden de olsa bir haddini bildirmek gerek,”
“Bu öğretmen fazla karışıyor,” dedi içinden.
Sonra sustu, kalktı, tabancasını aldı.
Köy sessizdi.
Ay pusluydu.
Ali öğretmenin evinin önünde durdu.
Üç el silah sesi yankılandı gecenin içinde.
Cam titredi, köpekler uludu.
Kemal, göğe sıkarak uzaklaştı.
Niyeti öldürmek değildi; korkutmak, susturmaktı.
Sabah olduğunda köyün dili çözülmüştü.
Kimi “Ayıptır,” dedi, kimi “Boşuna uğraşıyor öğretmen.”
Ama Ali öğretmen sustu.
Sesi titremedi, gözleri sönmedi.
Muhtara döndü, dedi ki:
“Korkuyla bir yere varılmaz. Bizim işimiz öğretmek, sabretmek.”
VII. Yıldızın Doğuşu
Ertesi gün öğleye doğru okulun kapısı aralandı.
Havva içeri girdi.
Annesi yanında, başı eğik ama kararlı.
Ali öğretmen gülümsedi.
“Hoş geldin Havva,” dedi.
“Senin yerin burasıydı zaten.”
Havva oturdu, defterini açtı, kalemini tuttu.
İlk harfi yazdı: “A.”
O harf, bir köyün kaderine düşen ilk ışıktı.
Ders bitiminde çocuklar dağıldı.
Ali öğretmen okulun bahçesinde tek başına kaldı.
Gökyüzüne baktı.
Yıldızlar henüz görünmemişti ama o, onların yerini biliyordu.
İçinden bir ses yükseldi:
“Ben başardım. Bir çocuğu kazandım. Bir köyü uyandırdım.”
Köy Enstitüsü’nde öğrendiği her şey, o gün anlam bulmuştu.
Kalemle yazılan kader, toprağın üstünde filizlenmişti.
Ali öğretmen, ilk eğitim zaferini kazanmıştı.
Ve biliyordu: bu daha başlangıçtı.
Güneş batarken mırıldandı:
“Bir çaydan, bir soğandan başlamıştı her şey.
Ama şimdi bir yıldızla devam ediyor.”
Ali öğretmenin yolu zorlu, kadim bir yoldu.
Bu yol bazen çayla, bazen soğanla, bazen bir kalemin sesiyle yürünüyordu.
Kimi geceler sessizlikten, kimi tehditten ibaretti.
Ama sonunda biliyordu:
Bilgi kalır, insanlık kalır.
Korku geçer, töre değişir.
Bir nesil, diğerine ışık taşır.
Ve gökte, yıldızlar sessizce bakıyordu.