“Su Gözü Bayramı”
Bölüm I: Dağın Gölgesinde Doğanlar
Sultan Dağları, sabahları gölgesini Örkenez’in üstüne sererken, köyün kerpiç evleri birer birer uyanırdı. Gölge, burada sadece ışığın yokluğu değil; zamanın kendisiydi. Dağ, hem korurdu hem de sınardı. Onun eteğinde doğanlar, başka türlü yaşardı. Başka türlü susar, başka türlü konuşurdu. Köyün çobanı Halil, sabahın ilk ışığında keçilerini yaylaya sürerken, dağın sessizliğine kulak verirdi. “Bu dağ konuşur,” derdi kendi kendine. “Ama herkes duyamaz.” Halil’in babası da çobandı, onun babası da. Her biri dağın dilini öğrenmişti; rüzgârın yönünden, taşın çatlağından, suyun sesinden. Köyün kadınları, çeşme başında toplanır, sabahın serinliğinde ellerini suya daldırırdı. Su, burada sadece temizlik değil; dua, hatıra, geçmişti. Her kadın, testisini doldururken bir hikâye anlatırdı. “Bu su, annemin düğününde de akıyordu,” derdi biri. “Babam, bu gözün başında yemin etmişti,” derdi bir başkası. Çocuklar, dağın gölgesinde büyürken sessizliği öğrenirdi. Dağ, sessizliği severdi. En çok da Şerif Hala’nın torunu Yusuf susardı. Gözleriyle konuşur, taşlara bakarak düşünürdü. “Bu çocuk, dağın ruhunu taşıyor,” derdi Şerif Hala, bastonuna dayanarak. Ağa, sabahları kahvesini içerken köyün üstüne düşen gölgeyi izlerdi. “Gölge uzun düştü bugün,” derdi. “Yağmur yakın.” Ağanın gözleri, dağın taşına benzerdi: çatlak ama sağlam. Onun görevi, köyü dağın dilinden korumaktı. Ama bazen dağ, susar; bazen konuşur; bazen küserdi. Örkenez, zamanla büyümemişti. Gelişmemişti. Değişmemişti. Çünkü dağ izin vermemişti. Her ev, aynı taşla örülmüş; her yol, aynı tozla kaplanmıştı. Köy, zamanın dışında bir yerdeydi. Ne ileri giderdi, ne geri dönerdi. Sadece yaşardı. Dağın gölgesinde, suyun sesinde, rüzgârın izinde. Ve herkes bilirdi: Örkenez’de doğanlar, başka türlü yaşardı. Çünkü bu köy, sadece bir yer değil; bir zaman, bir ruh, bir sessizlikti.
Bölüm II: Yedi Gözün Hikmeti
Köyün üstünde, dağın taşına yaslanmış yedi su gözü vardı. Her biri ayrı yerden doğar, ayrı sesle akardı. Kimi ince ince sızar, kimi gürül gürül çağlardı. Ama hepsi birden Örkenez’in kalbi gibiydi. Su, burada sadece içilmezdi; dinlenirdi. Her göz, bir hikâye taşırdı. Her hikâye, bir insanın kaderine dokunurdu. Kızılgöz, en yaşlısıydı. Derlerdi ki, bir zamanlar bir Türkmen oba beyi, burada kanlı bir yemin etmiş. O günden beri su, bazen kırmızı akardı. “Toprağın hafızası var,” derdi Şerif Hala. “Unutmaz.” Akpınar, en berrak olanıydı. Genç kızlar, evlenmeden önce burada ellerini yıkardı. “Su, niyetini bilir,” derdi köyün yaşlıları. “Temiz yüreğe temiz su akar.” Serinçeşme, yazın en sıcak günlerinde bile soğuk akardı. Çobanlar, buraya gelir, ayaklarını suya sokar, sessizce düşünürdü. Halil, burada babasının sesini duymuştu bir keresinde. “Su, bazen konuşur,” demişti. “Ama herkes duyamaz.” Gözlerin her biri, bir zamanın tanığıydı. Birinin başında bir düğün olmuştu, diğerinin başında bir cenaze. Bir göz, bir kavganın ardından susmuştu; bir başkası, bir barışın ardından coşmuştu. Su, burada sadece doğadan değil; insandan da beslenirdi. Ağa, gözlerin başına her ay gider, taşların çatlağını incelerdi. “Su, yer değiştirir,” derdi. “Ama hikâyesi kalır.” Onun gözünde, bu gözler sadece kaynak değil; köyün arşiviydi. Her damla, bir satırdı. Her akış, bir cümle. Yaşlılar çocuklara anlatırken “Bu su, bin yıldır akıyor,” derdi. “Ama siz, onu sadece içiyorsunuz.” Çocuklar susardı. Çünkü su, burada ders değil; dua gibiydi. Ve herkes bilirdi: Yedi göz, yedi kaderdi. Her biri bir yönü gösterirdi. Her biri bir sesi taşırdı. Örkenez’in suyu, sadece yer altından değil; yer üstünden, gökyüzünden, geçmişten akardı. Bir gün biri susarsa, herkes susardı. Bir gün biri küserse, dağ küserdi. Çünkü bu gözler, sadece su değil; halkın ruhuydu.
Bölüm III: Sessizlik
Sabah, Örkenez’e her zamanki gibi geldi. Ama su gelmedi. Çeşmelerin başında kadınlar, ellerinde boş testilerle beklediler. İlk gün, kimse konuşmadı. “Bir şey olmuştur,” dedi biri. “Dağda bir taş yerinden oynamıştır.” Ama kimse telaşlanmadı. Çünkü Örkenez’de telaş, suyun akışına aykırıydı. İkinci gün, çocuklar çeşme başında oynamadı. Yusuf, Serinçeşme’nin taşına oturup sessizce gözü izledi. Su yoktu. Ama taş hâlâ nemliydi. “Su küstü,” dedi kendi kendine. “Bir şey oldu.” Üçüncü gün, Halil keçilerini yaylaya sürerken durdu. Dağ, sessizdi. Rüzgâr yoktu. Kuşlar ötmemişti. “Bu sessizlik, iyi değil,” dedi. “Dağ konuşmazsa, biz de susarız.” Ağa, kahvesini içerken gözlerini dağa dikti. “Gölge kısa düştü,” dedi. “Bir şey eksik.” Sonra kalktı, gözlerin başına gitti. Taşlar yerindeydi. Ama su yoktu. Elini taşın üstüne koydu. Soğuk değildi. “Su, çekilmiş,” dedi. “Ama nereye?” Köyün imamı, camide dua ederken sustu. Çünkü dua, su olmadan eksikti. Şerif Hala, evinin önünde oturuyordu. Bastonuna dayanmış, gözlerini dağa dikmişti. “Bu dağ, bir şey anlatıyor,” dedi. “Ama biz duymuyoruz.” O gece rüya gördü. Ama kimseye anlatmadı. Çünkü rüya, sessizliğin içinden doğar. Beşinci gün, kadınlar testilerini boş taşıdı. Erkekler dağa baktı. Çocuklar sustu. Yaşlılar iç çekti. Ve köy, bir ağıt gibi sessizliğe gömüldü. Çünkü Örkenez’de sessizlik, bir eksiklik değil; bir işaretti. Su sustuysa, bir şey olmuştu. Ama ne olmuştu, kimse bilemezdi. Sadece beklenirdi. Çünkü bu köyde, su konuşmadan kimse konuşmazdı.
Bölüm IV: Rüya
Şerif Hala, o gece erkenden uyumuştu. Bastonunu yatağın yanına koymuş, duvarda asılı duran eski bir mendilin gölgesine bakarak gözlerini kapamıştı. Dışarıda rüzgâr yoktu. Dağ susmuştu. Su gözleri sessizdi. Köy, bir tür bekleyişin içinde kıpırdamıyordu.
Rüyasında, dağın eteğinde bir kalabalık gördü. Yoksul insanlar, ellerinde boş kaplarla bekliyordu. Ortada bir koç vardı. Beyaz, iri, gözleri sanki bir şey anlatıyordu. Sonra biri geldi, sustu, sadece elini kaldırdı. Koç kesildi. Kan toprağa karıştı. Ardından, birden su fışkırdı yerden. İnsanlar ellerini suya uzattı. Bir çocuk, suyu avuçlayıp içti. Sonra herkes sustu. Sadece su konuştu. Uyandığında, gözleri yaşlıydı. Ama kimseye bir şey demedi. “Rüya,” dedi kendi kendine. “Rüya, dağın dili olabilir mi?”
Ertesi gece, aynı rüya. Aynı koç, aynı insanlar, aynı sessizlik. Ama bu kez, rüyada bir ses vardı: “Su, doyurulanla gelir. Aç doymazsa, su da akmaz.” Uyandığında, bastonuna uzandı. Dizleri ağrıyordu. Ama rüya, dizden daha ağırdı.
Üçüncü gece, rüya yeniden geldi. Bu kez, gözlerin başında bir kadın vardı. Elinde bir mendil, suya bakıyordu. “Benim annem,” dedi Şerif Hala rüyada. “Bu mendili bana verdiğinde, su akıyordu.” Sonra kadın mendili suya bıraktı. Su, mendili taşıdı. Ardından berraklaştı.
Sabah, Şerif Hala uykusuzdu. Ama kararlıydı. Bastonuna dayanarak ağa’nın evine yürüdü. Kapıyı çaldı. “Ben rüya gördüm,” dedi. “Üç gece üst üste. Bir koç kesilecek. Yoksullar doyacak. Su geri gelecek.” Ağa sustu. Çünkü Şerif Hala’nın sesi, rüyadan daha gerçekti. “Rüya,” dedi ağa. “Ama bu köyde, rüya bazen emir olur.” Şerif Hala, evine dönerken gözlerini dağa dikti. “Sen konuştun,” dedi içinden. “Ben duydum. Artık sıra sende.”
Bölüm V: Karar
Ağa, sabah erkenden kalktı. Kahvesini içmeden bastonunu aldı, gözlerin başına yürüdü. Taşlar yerindeydi. Ama su yoktu. Elini taşın üstüne koydu. Soğuk değildi. “Su, çekilmiş,” dedi. “Ama niye?”
Şerif Hala’nın rüyası, köyün üstüne bir gölge gibi düşmüştü. Üç gece üst üste aynı rüya. Koç, yoksullar, su. Bu, Örkenez’de sıradan bir şey değildi. Rüya, burada emir gibiydi.
O gün, köy odasında bir toplantı kuruldu. İmam,yaşlılar, Halil çoban, birkaç yaşlı kadın… Herkes sustu önce. Sonra imam konuştu: “Rüya, Allah’tandır. Ama her rüya, yol göstermez. Bazen sınar. Bazen çağırır.”
Halil başını eğdi. “Ben dağda bir şey duymadım. Ama su, küstü. Bunu herkes biliyor.”
Yaşlılardan biri, tütününü yakarken konuştu: “Benim babam da bir rüya görmüştü. O zaman da su kesilmişti. Bir kurban kesildi. Su geri geldi. Ama biz unuttuk.”
Şerif Hala, köy odasına bastonuyla girdi. Kimse onu çağırmamıştı. Ama o, çağrıyı duymuştu. “Ben rüya gördüm,” dedi. “Üç gece. Aynı rüya. Aynı ses. Aynı su.”
Kadınlar başlarını eğdi. Erkekler gözlerini kaçırdı. Ama herkes, içinden aynı şeyi düşündü: “Su, bizden bir şey istiyor.”
Ağa ayağa kalktı.
“Bir karar vermeliyiz,” dedi. “Köy, susuz. Beklemek yetmez. Rüya, bir çağrıysa, biz cevap vermeliyiz.”
Ve karar verildi.
En güzel koç seçilecek.
Gözlerin başında kesilecek.
Etler pişecek.
Pilav yapılacak.
Yoksullar doyacak.
Su çağrılacak.
Ağa, Şerif Hala’ya döndü.
“Senin rüyan, bizim yolumuz oldu,” dedi.
Şerif Hala gözlerini dağa dikti.
“Ben sadece duydum,” dedi.
“Ama siz işittiniz.”
Bölüm VI: Kurban
Sabah, Örkenez’in üstüne ağır bir sessizlik çökmüştü. Ama bu sessizlik, artık bekleyişin değil; hazırlığın sessizliğiydi. Karar alınmıştı. En güzel koç, gözlerin başında kesilecekti. Ama kimse bunu bir tören gibi görmüyordu. Bu, bir çağrıydı. Bir niyet. Bir özür.
Halil, sabah erkenden ahıra girdi. Koçun gözlerine baktı. “Sen,” dedi. “Sen gideceksin.” Koç sessizdi. Ama Halil, onun da bir şey bildiğini düşündü. Çünkü bu köyde, hayvanlar da duyar.
Kadınlar, evlerinde pilavlık bulgur ayıkladı. Tencereler çıkarıldı. Ateşler yakıldı. Kimse konuşmadı. Bu yemek, sadece karın doyurmak için değil; suyu çağırmak içindi.
Şerif Hala, gözlerin başına bastonuyla yürüdü. Yanına Yusuf’u aldı.
“Sen de gör,” dedi.
“Su nasıl döner.”
Koç getirildiğinde, gözlerin başında büyük bir sessizlik oluştu.
İmam dua etti.
“Bu kurban, niyetimizdir,” dedi.
“Su, niyetle gelir.”
Koç kesildi.
Kan taşlara karıştı.
Etler pişti.
Pilavlar yapıldı.
Yoksullar doydu.
Ama kimse mucize beklemiyordu. Mucize, burada sessiz gelirdi.
Akşamüstü Halil gözlerin başına gitti.
Taşlara baktı.
Bir damla. Kırmızı.
İkinci damla. Berrak.
Sonra bir akış.
Su yeniden doğuyordu.
Halil koşarak köye döndü.
“Su geldi!” dedi.
“Su döndü!”
Köy gözlere koştu.
Herkes sustu.
Sadece su konuştu.
Bölüm VII: Mucize
Akşamüstü, gökyüzü Örkenez’in üstüne mor bir örtü serdi. Dağ sessizdi. Gözler taş gibi suskundu.
Ama Halil içinden bir şeyin kıpırdadığını hissetti.
Gözlerin başına vardığında önce hiçbir şey görmedi.
Sonra Serinçeşme’nin taşında bir damla beliriverdi.
Kırmızı.
Ardından berrak bir damla.
Sonra çağlayan bir akış.
Su taşın içinden doğuyordu.
Ama önce kanla, sonra ışıkla.
Herkes oraya koştu.
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar…
Su coşarken herkes sustu.
Çünkü mucize bağırmazdı. Sadece akardı.
Şerif Hala taşın üstüne oturdu.
“Rüya doğruymuş,” dedi.
“Ama biz de doğru davrandık.”
O gece pilavlar yeniden pişti.
Bu kez şükür için.
Köyün içi dualarla doldu.
Su sabaha kadar aktı.
Gürül gürül. Derinden. Sessizce.
Bölüm VIII: Bayramın Doğuşu
O yılın yazı, Örkenez’in belleğine başka türlü kazındı.
Su geri dönmüştü.
Ama dönen sadece su değildi.
İnsanlar unutulan şeyleri hatırladı:
Birlik olmayı, sessizce beklemeyi, paylaşmayı…
Ertesi yıl yine kurban kesildi.
Yoksullar doydu.
Gözlerin başında yeniden kalabalık oldu.
Sonra üçüncü yıl, dördüncü yıl…
Bayram büyüdü. İsmi de büyüdü:
Su Günü, Göz Bayramı, Su Gözü Bayramı.
Komşu köylerden insanlar gelmeye başladı. Zamanla davullar, zurnalar, sofralar, hikâyeler bayrama karıştı. Ama sessizlik unutulmadı. Çünkü herkes biliyordu: Bu bayram bir mucizenin değil, bir niyetin bayramıydı.
Şerif Hala her yıl gözlerin başına oturur, “Rüyamı gördüm ama siz yaşattınız,” derdi. Su aktıkça bayram büyüdü. Bayram büyüdükçe su beslendi. Su beslendikçe halk değişti.
Bölüm IX: Zamanın Ötesi
Yıllar geçti.
Dağ aynı kaldı.
Gözler akmaya devam etti.
Ama köy değişti.
Adaklar ortaya çıktı:
Evlat isteyenler, şifa arayanlar, yürümesi için dua edenler…
Oğlan isteyenler adak adadı ve:
“Oğlum olursa adını Örkenez koyacağım,” dediler.
Bazıları koç, bazıları kuzu adadı.
Bir yıl bir deve getirildi.
“Benim niyetim büyük.”
O yıl su hiç olmadığı kadar gür aktı.
Eskiler anlatmaya başladı:
“Evvel zaman içinde Hızır ile İlyas, baharın ilk gününde bu suyun başında buluşurmuş.”
Bayramlarda sofraya bir tabak kondu:
Hızır’ın Tabağı.
Kimse dokunmadı. Ama herkes bilirdi:
“Boş kalmaz.”
Su artık sadece yer altından değil; insanlardan da akıyordu.
Bir yıl biri sordu:
“Bu bayram neyi kutluyor?”
Yusuf cevap verdi:
“Su döndü… ama biz de döndük. Kendimize.”
Bölüm X: Suya Adananlar
Yazın son haftası yine gelmişti.
Suyun başı doluydu.
Niyetler, adaklar, mendiller…
Çocuğu olmayan bir kadın gelip taşın üstüne mendil bıraktı.
“Su çağırır,” dedi Yusuf.
“Çağrılmadan gelinmez buraya.”
Ertesi yıl kadın kucağında bebekle döndü.
Uzak bir aşiret deve yavrusu getirdi:
“Su bize şahit olsun.”
Kurban edildiğinde taşlar arasından buğu yükseldi.
Bir esinti esti.
Suyun yüzeyinde iki gölge belirdi:
Biri karadan…
Biri sudan…
Yaşlılar eğildi:
“Hızır ile İlyas bugün burada.”
Bayram dağılınca Yusuf taşlar arasında eski bir mendil buldu.
Üstünde iki harf vardı:
H. İ.
Mendili yerine bıraktı ve sadece şöyle dedi:
“Biz buradayız.”
Çünkü Örkenez’de su yalnızca akmazdı; dinlerdi.