MUSTAFA EFE
Bir Dağ Hikâyesi
Yazan: Erkan
erkanhikaye.com
Bu hikâye, Anadolu’da zulme karşı dağa çıkanların, geride kalanların ve bir halkın ayağa kalkma hâlinin kurgusal anlatısıdır.
1. Bölüm — Köy ve Dağa Çıkış
Bazı sabahlar vardır, toprak konuşmaz.
İnsan, toprağın suskunluğundan bir şeylerin eksildiğini anlar.
O sabah da öyle bir sabahtı. Köy, geceden kalma bir sıkıntıyı sırtında taşıyordu.
Sabahın ayazı tarlayı taş etmişti…
Mustafa sabanın demirine dayanmış, ufka baka kalmış.
Toprak, sanki küsmüş; ne bir soluk, ne bir nem.
Bu küskünlük, sadece kuraklıktan değildi.
Toprak bazen sahibine değil, üstünde olup bitene küserdi.
Ama onu geren kuraklık değildi ha — köy yolundan kalkıp gelen o toz bulutuydu.
O toz var ya, her seferinde aynı sesi getirirdi:
— “Açın kapıyı bre! Zaptiyeler geliyor!”
Bu ses köyde yabancı değildi.
Ses gelmeden önce toz gelirdi, tozdan önce korku.
Köy halkı sesi değil, sonrasını bilirdi.
Her gelişlerinde biri dayak yer, biri götürülürdü.
Geçen hafta sıra İsmail’e gelmişti. “Vergiyi eksik verdi,” demişler.
İsmail’in öküzü bile kalmamıştı, amma laf kimin umurunda!
Bu lafın umurunda olmaması, asıl yaraydı.
Çünkü köyde herkes bilirdi: öküz gitti mi, tarla yetim kalırdı.
Mustafa o gün bir şey demedi, dişini sıktı sadece.
Ama gece, soba başında karısına dönüp dedi ki:
— “Ben bu toprağı bu hâlde süremem gari, Ayşe.”
Mustafa’nın sustuğu yer gündüzdü.
Konuştuğu yer gece.
İnsan bazı sözleri ancak ateşin karşısında söyleyebilirdi.
Ayşe’nin gözleri köz gibi yandı, ama dili tutuldu kadının.
Sobadaki ateş pıtırdadı, başka ses çıkmadı.
Bu sessizlik, bir anlaşmaydı.
Kabulden çok, kaderdi.
Mustafa’nın alnındaki çizgiler derinleşti; sanki kader kazıyordu o çizgileri.
Kader kazırken acele etmezdi.
Yavaş yavaş derinleştirirdi ki, silinmesin.
Sabah olduğunda köyde kimse fark etmedi evinden duman tütmediğini.
Bir tek köpekler, dağa doğru yürüyen bir gölgenin kokusunu aldı.
İnsanlar görmezdi ama hayvanlar bilirdi.
Gidenin geri dönüşü yoksa, kokusu farklı olurdu.
Ev sessizdi.
Oysa dün gece Mustafa, çorbasını karıştırırken gülüp demişti:
— “Az tuz atmışsın gene ha kadın.”
Bu söz sıradan bir söz değildi.
Evde kalmışlığın, birlikte olmanın sözüydü.
Ayşe gülmüştü o vakit.
Şimdi o çorba tenceresi soğumuştu, üstü kaymak bağlamış.
Soğuyan sadece çorba değildi.
Ama bazı şeyler soğuyunca bozulmaz, beklerdi.
Ayşe ateşi yeniden yaktı ama odun bile isteksizdi bu sabah.
Odun bile biliyordu:
Bu ateş, eskisi gibi yanmayacaktı.
Kapının önünde Hatçe belirdi, elinde tülbentiyle:
— “Duydum gari,” dedi titrek sesle.
Köyde haber hızlı yayılırdı.
Ama herkes, haberi bir başkasının ağzından duymayı beklerdi.
Ayşe başını kaldırmadı:
— “Ne duyduysan doğrudur Hatçe abla… Gitti.”
Bu “gitti”, nereye sorusunu kaldırmazdı.
Çünkü herkes nereye olduğunu bilirdi.
Hatçe’nin gözleri doldu:
— “Allah yardımcısı olsun be. Yolu açık olsun.”
Bu dua, gidenin değil, kalanındı.
Ayşe’nin sesi alçak ama keskin çıktı:
— “Olacak abla. Bizimkiler kolay pes etmez.”
Bu söz, Mustafa’dan çok Ayşe’ye aitti.
Çünkü dağa çıkanın arkasında duran da yolun parçasıydı.
O gün Ayşe dışarı adımını atmadı.
Ev, o gün Ayşe’nin dünyasıydı.
Dışarısı ise beklemeye bırakıldı.
Ama akşam olunca rüzgâr köyün içinden geçti; onun sesini taşıdı.
Sanki dua eder gibiydi o rüzgâr:
“Sağ dön Mustafa… Ne dağ seni alsın, ne kurşun…”
Bu dua, ağızdan çıkmadı.
Ama rüzgâr aldı götürdü.
Dağ da duydu.
2. Bölüm — Dağda İlk Gece
Dağ, insanı hemen kabul etmezdi.
Önce susturur, sonra dinlerdi.
İlk gece, dağın insanla konuşmadığı gecedir; sadece sınadığı.
Dağ, soğuktu,
Ama derler ya, “İçinin ateşi yanıyosa, dışarının ayazı işlemez.”
Mustafa o gece bunu öğrendi.
Bu öğrenme kitapla olmazdı.
Ayaz, kemiğe kadar işlediğinde öğrenilirdi.
Bir kayanın dibine çöktü, elindeki tüfeği dizine dayadı.
Gökyüzü kara bir çarşaf, yıldızlar buz gibiydi.
Gökyüzü örtüldüğünde, insan kendini daha açık hissederdi.
Yıldızlar uzaktı ama bakıyordu.
Rüzgâr esti, köyün sesini getirdi kulağına:
“Nereye gidiyon Mustafa, ne bulcan orda?”
Bu ses gerçekten gelmedi.
Ama gelmiş gibi duyuldu.
Çünkü dağa çıkan, köyü sırtında taşırdı.
Mustafa kendi kendine mırıldandı:
— “Ne bulurum bilmem… ama ne kaybettiğim belli.”
Bu söz, bir arayışın değil, bir kopuşun sözüdür.
İnsan bazen aradığı için değil, artık taşıyamadığı için gider.
Toprağını kaybetmişti, onurunu, insan yerine konulmayı.
Zaptiyenin postalına baş eğeceğine dağın taşına sığınmayı seçmişti.
Bu seçim cesaretten çok utançtan kaçıştı.
Ama utanç bazen insanı doğru yere götürürdü.
O sırada çalıların arasından bir hışırtı geldi.
Tüfeğe sarıldı hemen:
— “Kim var orda be!”
Dağda “kim var” sorusu,
“dost musun düşman mı” demekti.
Karanlıktan bir ses duyuldu:
— “Tetiğe dokunma bre delikanlı, kendi kendini vuracan nerdeyse!”
Bu ses alay etmiyordu.
Öğretiyordu.
Yaşlıca bir adam çıktı çalılıktan.
Omzunda aba, belinde kılıç, gözleri çakmak gibi.
Bu gözler, çok şey görmüştü.
O yüzden parlıyordu.
— “Yeni misin dağda ha?” dedi.
— “Dün gece geldim,” dedi Mustafa.
Dağda “dün gece” çok kısaydı.
Ama yeterliydi.
— “Kim gönderdi seni?”
— “Kendim çıktım be Efe. Kendi derdimle.”
Bu cevap, mazeret taşımıyordu.
Sahiplenme vardı içinde.
Adam hafifçe güldü.
— “Ben Hacı Efe’yim. Yirmi senedir şu dağlardayım. Zaptiye de gördüm, gâvur da. İkisi de aynı postanın çivisidir.”
Bu söz, tecrübenin sözüdür.
Dağda uzun kalan, düşmanı ayırmaz; niyete bakar.
Mustafa sustu, tüfeğine baktı.
Tüfek o an bir silah değildi.
Bir eşiğin anahtarıydı.
Efe cigarasını yaktı, dumanını göğe saldı:
— “Dağ, delikanlıyı kurşunla değil, yalnızlıkla sınar. Dayanırsan adam olursun, dayanamazsan taş olursun.”
Bu söz, tehdit değildi.
Uyarıydı.
Dağda uyarılar geç kalmazdı.
Mustafa ilk kez umutla ürperdi o sabah.
Bu umut sıcak değildi.
Ama sağlamdı.
Efe yürümeye koyuldu, arkasına bakmadan seslendi:
— “Gel bre Mustafa! Artık yalnız değilsin ha!”
3. Bölüm — Dağın Yasası
Dağ, sabahı ağır getirirdi.
Sis, aceleyle kalkmazdı; insanın niyetini ölçer gibi oyalanırdı.
Bu sisin içinde yürüyen, yolunu değil, kendisini tartardı.
Sabah sisi dağın belini örtmüştü.
Efe önde, Mustafa arkasında, keçi yolundan yürüdüler.
Keçi yolu dardı ama bilinirdi.
Bilinen yol, insanı düşürmezdi; yalnızca yorar.
Küçük bir düzlükte beş altı adam vardı.
Kimi tüfeğini yağlıyordu, kimi ateşi harlıyordu.
Bu adamlar beklemiyordu; hazır duruyordu.
Dağda beklemek başka, hazır olmak başkaydı.
Efe durdu, eliyle Mustafa’yı gösterdi:
— “Bu Mustafa. Köyünden adalet kaçınca dağa sığındı.”
Bu tanıtma, isim vermek değildi.
Bir hâli tarif etmekti.
Adamların bakışı hemen ona çevrildi.
Bakışlar ölçerdi.
Sorular ağızdan çıkmadan gözle sorulurdu.
Kara kaşlı, dudağının kenarında yara izi olan biri öne çıktı:
— “Sözle efe olunmaz bre. Görelim bakalım yüreği var mıymış?”
Bu söz meydan okumaydı ama bağırmadan yapılmıştı.
Dağda bağıran değil, dayanan konuşurdu.
Efe elini kaldırdı:
— “İyi dedin Hasan. O vakit görevi de sen veresin.”
Efe’nin eli kalkınca tartışma biterdi.
Dağda el, sözü sustururdu.
Hasan Mustafa’ya yaklaştı, sesi soğuktu:
— “Aşağıdaki karakolda bizim çocuklardan biri tutsak. Bu gece onu kurtaracan. Eğer gerçekten bu dağ için geldiysen, sabah o çocuğu sen getirecen.”
Bu görev, emir gibi değildi.
Bir ölçüydü.
Dağ, kim olduğunu sorarken kolay soru sormazdı.
Mustafa’nın boğazı düğümlendi ama sesi dimdikti:
— “Ya kurtarırım ya da orda kalırım.”
Bu söz, cesaret gösterisi değildi.
Bir kapatma cümlesiydi.
İnsan geri dönüşü kendi eliyle kapattığında, yolu netleşirdi.
Efe gülümsedi, sakalını sıvazladı:
— “Heh işte, dağ seni şimdi kabul etti be Mustafa.”
Bu kabul, alkışla olmazdı.
Sessizce olurdu.
Ve kabul edilen artık kendine ait olmazdı.
Devam edecek…
Okuyanlara selam olsun.