2. Bölüm: Bekleyiş, İz ve Dönüş
Leyla – İç Hesaplaşma (Gece)
Silah sesleri sustuğunda mahalle rahatlamadı.
Sadece nefesini tuttu.
Leyla, yorganın altında gözlerini kapatmıştı ama karanlık gitmiyordu. Çünkü karanlık dışarıda değildi artık. İçine taşınmıştı.
Kalbi, her silah sesinde bir başka ihtimali yokladı:
Kerem mi?
Bir başkası mı?
Yoksa yarın sıra bana mı gelecek?
İlk kez kendine şu soruyu sordu:
“Ben neyin içindeyim?”
Aşk mıydı bu?
Yoksa başkalarının kavgasında, farkında olmadan tutulan bir taraf mı?
Babası geldi aklına. Hüseyin Bey’in suskunluğu…
O suskunlukta gizlenen korkular, yarım kalmış gençlik, yanlış zamanda doğru yerde durmanın bedeli…
“Babam bağırmıyor aslında,” diye düşündü.
“O, geçmişine ses yükseltiyor.”
Kerem’i düşündü sonra.
Onun yorgun gözlerini.
Bir dava ile bir sevda arasında sıkışıp kalan hâlini.
“O da benim gibi,” dedi içinden.
“Ama erkekler yanıldıklarında mezar taşına isim bırakır, kadınlar suskunluğa.”
İlk kez şunu fark etti:
Kimse ona “ne istiyorsun” diye sormamıştı.
Babası, mahalle, Kerem, hatta bu şehir…
Herkes bir şey bekliyordu ondan.
Ama Leyla olmak, kimsenin planına dâhil değildi.
Ağlamak geldi içinden.
Ama ağlamadı.
Çünkü ağlamak, bu mahallede lükstü.
Kadınlar ağlamazdı; ya dayanır ya susardı.
“Ben kaçmıyorum,” dedi kendine.
“Ama kalmak da istemiyorum.”
Gitmek mi?
Nereye?
Kime?
Birden içinden geçen cümle onu ürküttü:
“Belki de Kerem’i değil, bu hayatı terk etmek istiyorum.”
Ama sonra başka bir korku çöktü üstüne.
Ya Kerem ölürse?
Ya bir sabah onun adı, duvarlara yazılmış bir slogan olursa?
Ya sevdiği adam, artık sadece bir hatıraya dönüşürse?
O an anladı.
Bu sadece bir aşk değildi.
Bu, insan kalma mücadelesiydi.
Ve fısıldadı karanlığa, kimsenin duymayacağı bir yere:
“Ben seçmek istemiyorum.
Ama seçmezsem, başkaları benim yerime seçecek.”
Sabah olmadan, Leyla’nın içinden biri büyüdü.
Kızlığı değil…
Cesareti.
Ve ilk kez, kaderine boyun eğmek yerine onunla pazarlık yapmaya karar verdi.
Leyla – Meydan Okuma
Leyla anladı ki mesele kaçmak değildi.
Kalmak da değildi.
Mesele, sevilmeye razı olmak değil; sevmeye sahip çıkmaktı.
Bu mahallede sevdalar ya gizlenirdi ya mezar taşı olurdu.
O ise sevdasını yaşayanların tarafında tutmaya karar verdi.
Silah almadı.
Ama geri de çekilmedi.
Karşısına kim çıktıysa baktı yüzüne.
Kendi tarafından olanlar da, karşı tarafta duranlar da…
Kimseye yalvarmadı.
Kimseyi ikna etmeye çalışmadı.
Sadece şunu söyledi — bazen kelimelerle, bazen duruşuyla:
“Ben buradayım.
Kerem buradayken de, yokken de.
Ama kimsenin davasında eksilmeyeceğim.”
Kendi tarafındakiler “sus” dedi.
Karşı taraf “çekil” dedi.
İki taraf da onun kadın olmasını hatırlattı.
Leyla ilk kez şunu yaptı:
Hatırlamadı.
Yıkıldığı oldu.
Gecelerce uykusuz kaldı.
Kerem’in her çıkışında kalbi ağzına geldi.
Her silah sesinde içinden bir parça daha öldü.
Ama kendini toprağa gömmeyi reddetti.
Çünkü bu sefer sevdası için ölmek değil,
sevdasını yaşatmak istiyordu.
Kerem’i kurtarmaya çalışmadı.
Onun yerine yanında durdu.
En zor yerde, en sessiz hâliyle.
“Ben seni sen olduğun için seçiyorum.
Ama kendimden vazgeçerek değil.”
Bu cümle ne bir meydan okuma gibiydi
ne bir tehdit.
Ama hem dostu hem düşmanı ürküttü.
Çünkü Leyla ilk kez şunu yaptı:
Sevdasını erkeklerin kavgasından çekip aldı.
Ne olursa olsun dedi.
Bedel varsa öderim.
Ama bu bedel ben olmayacağım.
Düştü.
Ama yere yapışmadı.
Kırıldı.
Ama dağılıp yok olmadı.
Her seferinde ayağa kalktı.
Kerem için.
Kendisi için.
Ve en çok da o sevdanın kirlenmemesi için.
Bu yüzden onun mücadelesi duyulmadı belki.
Ama hiç kimse onu yok sayamadı.
Ve kader ilk kez durdu.
Bakmak zorunda kaldı.
Çünkü Leyla ölümü göze alarak değil,
yaşamaktan vazgeçmeyerek meydan okumuştu.
Leyla – Sessizlikle Gelen Aylar (1979 – İlkbahar)
Ertesi sabah Leyla, çamaşırhaneye gitti.
Duvarlara yaslandı, Kerem’in her zaman durduğu köşeye baktı.
Yalnızlık değildi hissettiği, boşluktu.
Bir eksilme değil, bir yokluk.
Bir gün… İki gün…
Sonra haftalar…
Aylar kıvrıldı günlerin içine.
Ve Leyla, her sabah aynı umutsuz umuda yürüdü.
Çamaşırhaneye uğramadan gün başlamıyordu artık.
Sanki o köşe, Kerem’in nefesini hâlâ saklıyordu da,
gelir de onu bulur sanıyordu.
Ama Kerem yoktu.
Ne bir ses ne bir iz.
Mahallede konuşmalar vardı ama fısıltıdan öteye geçmiyordu.
“Biri alınmış…”
“Gece götürmüşler…”
“Polisler fena bastı o mahalleyi…”
Ama hiçbir cümlede Kerem’in adı geçmiyordu.
Sadece belirsizlik vardı.
Bir boşluk.
Adı söylenmeyen bir acı.
Leyla, mahalleliyle göz göze gelmekten çekinir oldu.
Çünkü herkes bir şey biliyor gibiydi ama ona susmayı borç biliyordu.
Soru sormak…
Hatta “nerede?” demek bile yasaktı.
Çünkü bazen sorular da suç sayılırdı.
Geceleri yorganın altına değil, kendi içine gömülüyordu.
Yalnız kaldığında kendine soruyordu:
“Vuruldu mu?”
“Bir sokakta mı can verdi?”
“Yoksa hâlâ yaşıyor mu, bir duvarın arkasında, bir hücrenin içinde?”
Bazen bir silah sesi duyar gibi oluyordu uzaktan.
Kalbi sıkışıyor, boğazı düğümleniyordu.
“O muydu?”
Bir mezar başında kendini hayal ettiği oluyordu.
İçinde çığlıklar kopuyor ama dışarıya sadece suskunluğu vuruyordu.
Çünkü burada kadınlar ağlamazdı.
Kadınlar sadece dayanırdı.
Evdeyse, babası Hüseyin Bey’in bakışları…
O bakışlarda artık bir “şüphe” değil, bilinçli bir yok sayış vardı.
Bazen radyo biraz fazla yüksek sesle açılırdı.
Bazen haber spikeri, sesi bastırılsın diye soba karıştırılırdı.
Sanki Kerem’in adı o haberlerde geçiyordu da, o duymasın diye uğraşılıyordu.
Leyla, gece yarıları uyanıp pencereye gidiyor,
boş sokağa bakıyordu.
Bir gölge görse “Kerem!” diyecekti.
Ama gölgeler bile onu yalnız bırakmıştı artık.
Bir akşam, aynaya baktı.
Gözlerinin içi boşalmıştı.
Gülmüyordu, konuşmuyordu.
Sanki içindeki Leyla’yı da kaybetmişti.
Bir tek şey kalmıştı içinden geriye: Bekleyiş.
Kerem – Sorgu Günleri
Soğuktu.
Ama soğuk dediğin duvarlardan gelmiyordu artık.
İçine işlemişti. Kemiklerine, düşüncelerine, adını bile unuttuğu bir yere.
Kaç gün geçtiğini bilmiyordu.
Zaman burada sayılmıyordu.
Işık yoktu.
Gölge bile yoktu.
Sadece bekleyiş… ve arada gelen ayak sesleri.
Her geliş aynıydı.
Kapı açılırdı.
Bir sandalye sürüklenirdi.
Bir ses konuşurdu.
“İsim ver.”
Kerem susardı.
Sessizlik, burada bir cevap sayılırdı.
Ve her cevap, bedel isterdi.
Bazen suyla ayıltırlardı.
Bazen uyutmadan bekletirlerdi.
Bazen de hiçbir şey yapmadan sadece bakarlardı yüzüne.
İşte o anlar daha zordu.
Çünkü insan, en çok beklerken çözülürdü.
“Kimlerle görüşüyorsun?”
“Kim yönlendiriyor seni?”
“Bu kız kim?”
İsmi duyduğunda içinden bir şey kopardı.
Ama dudakları kıpırdamazdı.
Dişlerini sıkar, dilini ısırırdı.
Kan tadı ağzına dolduğunda rahatlar gibi olurdu.
Çünkü acı, konuşmaktan iyiydi.
Her gece aynı cümleyi tekrar etti içinden:
“Dayan Kerem. Leyla bilmesin yeter.”
Bazen bayılır gibi olurdu.
Ama düşmezdi.
Düşmek yoktu burada.
Düşen, bir daha kalkamazdı çünkü.
Bir keresinde, yorgunluktan gözleri kapanırken kendi kendine fısıldadı:
“Eğer konuşursam… o yaşayamam.”
Bu düşünce, onu ayakta tutan tek şeydi.
Leyla’nın yüzünü hatırladı.
Çamaşırhanenin rutubet kokusunu.
Gülüşünü.
O gülüşü bir daha görebilmek için,
insan ne kadar dayanabilirdi?
Günler birbirine karıştı.
Acı, zamanın yerini aldı.
Artık hangi darbenin ne zaman geldiğini bilmiyordu.
Ama şunu biliyordu:
Adını söylemediği her an, onu biraz daha yaşatıyordu.
Bir gece, sorgu bitmedi.
Sadece kapı kapandı.
Ve ilk kez biri, çıkarken arkasını dönüp şunu söyledi:
“İnat ediyorsun çocuk…
Ama merak etme.
Herkes bir yerde kırılır.”
Kerem gözlerini kapattı.
Gülümsedi bile denebilirdi buna.
İçinden sadece şu geçti:
“Belki kırılırım…
Ama susarak.”
Kerem – Zamanın Sızdığı Hücre
Sorgu odası ile hücre arasındaki o mesafeyi ezberlemişti artık.
Ayak sesleriyle başlayan her işkence, boğazında bir çığlıkla biterdi.
Ama o çığlık hiçbir zaman dışarı çıkmadı.
Aylar geçti.
Ne takvim vardı içeride, ne gün, ne gece.
Yalnızca karanlık, paslı bir kapı ve demir bir ranzayla ölçülüyordu zaman.
Gözaltı süresi çoktan aşılmıştı ama kimsenin umurunda değildi.
Her gün, aynı eller tarafından kaldırıldı.
Aynı sorular.
Aynı dayak.
Aynı işkence.
Aynı cevap: Sessizlik.
Ve bir gün…
Her şey durdu.
Artık ne soru soran vardı, ne yumruk atan.
Kerem’i, ölü bir beden gibi kaldırıp hücresine attılar.
Külçe gibiydi.
Ağırlığı sadece vücudunda değil, ruhundaydı artık.
Konuşmayacağı anlaşılmıştı.
Belki de kırılmıştı, ama dağılmamıştı.
Hücredeki Sessizlik
Gözlerini açtığında başı dönüyordu.
Zemin soğuktu ama içi yanıyordu.
Ne su verilmişti ne yiyecek.
Sadece bırakılmıştı.
“Kendi kendini çözsün” diye…
Kerem günlerce ne konuştu ne hareket etti.
Sadece tavanı izledi.
Duvardaki küf lekeleriyle konuştu.
Ayak seslerini ezberledi.
Kapının paslı gıcırtısını kendine ninni yaptı.
Zaman, yavaşça şekil değiştirdi.
Gün müydü gece mi…
Uykuda mıydı, baygın mı…
Bilemezdi.
Ama bir gün başını duvara yasladığında içinden bir ses fısıldadı:
“Hayattayım.”
İlk defa bu kadar sade, bu kadar net bir düşünce.
“Hayattayım.”
Ve sonra…
“Leyla’ya dönmeliyim.”
Cümleyi sadece zihninde değil, dilinin ucunda da hissetti.
Ve o an, gözlerinden yaş aktı.
İlk kez.
Aylar sonra.
Sorgu odasında değil…
Kendi sessizliğinde çözüldü.
Leyla – Çöküş ve Kırılma
İki ay olmuştu. Belki daha fazla.
Leyla artık günleri saymıyordu.
Çünkü gün dediğin, aynı karanlıkla başlıyor, aynı sessizlikle bitiyordu.
Çamaşırhaneye hâlâ gidiyordu ama artık beklemiyordu.
Sadece oradayken ağlamayı öğrenmişti.
Evde gözyaşı lükstü.
Sokakta ise zayıflık.
Bazen pencereye dikilip sokağa bakıyor, ölüm haberini önce gözünden mi duyarım, kulağımdan mı, diye kendine soruyordu.
Bir gece, sobanın başında otururken Hüseyin Bey yine radyoyu fazla açmıştı.
Bir kadın sesi, haberleri okurken bir isim söyledi:
“…örgüt üyeleriyle birlikte yakalanan…”
Hüseyin Bey ani bir refleksle sesi kıstı.
Ama Leyla duymuştu.
“Yakalanan” kelimesi buz gibi çarpmıştı içine.
Kalbi sıkıştı.
Ama belli etmedi.
Belli etse, daha çok susulacağını biliyordu.
O gece ilk kez dua ederken dudaklarını kıpırdatmadı.
İçinden bağırdı sadece:
“Yaşıyorsa göster bana Allah’ım. Yaşıyorsa, bir iz bırak.”
Bir Tesadüf: Kırık Cümle
İki gün sonra, bakkaldan dönerken sokakta rastladığı Yaşlı Hamdi Amca ona tuhaf bir bakış attı.
Normalde selam vermezdi. Ama bu kez durdu.
“Kızım,” dedi.
“Sen… şey… eskiden bizim mahalleden bir çocuk vardı hani… adı neydi… Kerem…”
Leyla dondu.
Sanki zaman durdu.
Adını duymak yetmişti.
Ama Hamdi Amca gözlerini kaçırdı.
“Geçen gün bizim akrabanın oğlan gelmiş içeriden… O dedi… bi çocuk varmış, çok direndi. İsmini tam bilmiyormuş ama… zayıf, uzun boylu… tek kelime etmemiş. Her tarafını kırmışlar ama konuşmamış.”
Leyla gözlerini kırpmadan dinledi.
Yüzü donuktu ama içinde fırtına kopuyordu.
“Yaşıyor mu?” dedi.
Sesi hem titrek, hem kararlıydı.
Hamdi Amca sessizce başını salladı.
“Daha yeni çıkmış çocuk… Dedi ki, o çocuk hayatta. Ama sesi kalmamış neredeyse.”
Leyla yürüyemedi bir süre.
Bir duvara yaslandı.
Gözleri doldu ama ağlamadı.
Sadece dudaklarından şu cümle döküldü:
“Allah’ım… yaşatıyorsun…”
Ve o an içinden bir karar geçti:
Kerem için değil…
Artık kendi için de ayağa kalkmalıydı.
Leyla – Ayağa Kalkış ve İz Sürme
Kerem’in yaşadığını öğrenmek, Leyla’ya yıllar öncesinden kalan bir sesi geri verdi.
İçindeki sessizlik, bir anda yerini kararlı bir yankıya bıraktı:
“Onu bulacağım.”
O gece ilk kez aynaya baktı ve kendini bir parça tanıdı.
Yorgun, solgun ama hâlâ ayakta.
Hâlâ içinde bir yerlerde Kerem’e uzanacak kadar güç taşıyan bir kadın.
Adım Adım İz Sürme
Mahalledeki her fısıltıyı dinlemeye başladı.
Konuşmuyordu ama gözleriyle soruyordu artık.
Bazı evlerin pencerelerine baktı, bazı sokak köşelerinde durdu.
Bir ipucu, bir kelime…
Bir şey…
İlk cesur adımını, Kerem’in bir dönem gittiği kırtasiyeye attı.
Oradaki yaşlı adam, önce konuşmadı.
Sonra, sesi kısılarak dedi ki:
“Bir çocuk vardı…
Alıp götürdüler. Geri gelen olmadı.
Ama sen o musun bilmiyorum, bir kitap bıraktı…
İçine bir şey koymuştu sanki…
Ben sakladım, veremedim kimseye.”
Tezgâhın altından eski bir kitap çıkardı.
Kapak tozlu, sayfaları yıpranmış.
Sayfaların arasında buruşturulmuş bir kâğıt:
“Yaşıyorsam, seni aramak için değil…
Sana geri dönmek için yaşıyorum.”
Leyla’nın gözleri doldu.
Kitabı göğsüne bastı.
“Beni bekleme,” diyordu cümle ama Leyla onu tam tersinden okudu:
“Gel.”
Bir Yol Haritası Başlıyor
Leyla artık sokakta yürürken göğsünü değil, gözlerini dik tutuyordu.
Çünkü aradığı şey bir adamdan çok, bir izdi.
Kerem’in izi.
Önce mahkeme önlerine gitti.
Sonra hastane koridorlarına.
En sonunda bir cezaevi önünde, bir bankta oturan kadınları fark etti.
Ellerinde poşetler, koltuk altlarında dosyalar…
Yüzleri yorgun ama bakışlarında tanıdık bir bekleyiş vardı.
Yaklaşamadı hemen.
Bir iki gün sadece izledi.
Sonra, kendinden emin olmadan ama korkusuzca yanlarına oturdu.
“Birini arıyorum,” dedi.
“Adını veremem… belki siz bilirsiniz.”
Kadınlar önce sessiz kaldı.
Sonra biri göz ucuyla baktı.
“Kim senin aradığın?”
Leyla’nın sesi titredi.
“Kerem… Kerem Aydın.”
Kadınlardan biri gözlerini kapattı.
“O çocuk…” dedi yavaşça.
“Aylarca konuşmamış. Hep yalnız kalmış. En son hücreye atmışlar, çünkü ondan laf alamamışlar.”
Diğer kadın hafifçe eğildi:
“Sen… sen onun sevdiği kızsın… değil mi?”
Leyla cevap veremedi.
Ama bakışları evet dedi.
Yanaklarına süzülen yaşlar onu seviyorum dedi.
Kadınlar başını eğdi.
Çünkü acı tanıdıktı.
“Senin çektiğini o da çekiyor,” dedi biri.
“Onun susması seni korumaktı. Senin sorman, onu yaşatıyor şimdi.”
Leyla ilk kez o kadınlara ait hissetti.
Bir mahallenin değil, bir acının kızıydı artık.
Leyla – Kapılar Açılmazsa Duvarlar Dinlenir
Kadınlar Leyla’yı aralarında sessizce bir kararla yönlendirdi.
Birinin eşi oradaydı. Diğerinin kardeşi.
Hepsi bir başka sevdiğini o duvarların ardında bırakmıştı.
“Mamak’a bak,” dedi içlerinden biri.
“Çoğunu oraya gönderiyorlar. Resmî kaydı yoksa da oradadır.”
Leyla ertesi sabah yola çıktı.
Ne adresi tam biliyordu, ne neyle karşılaşacağını.
Ama yolda her titreşim, her tabela, her taş daha çok Kerem’e yaklaştırıyordu onu.
Cezaevi önüne geldiğinde, sıra olmuş kadınlar, gözleri yerde askerler, bağıran gardiyanlar…
Hepsi başka bir dünyanın sessizliğini haykırıyordu.
Bir görevliye yaklaştı.
“Kerem Aydın’ı arıyorum. Gözaltına alınmıştı.”
Görevli, kayıt defterini açtı, sayfalara göz gezdirdi.
Sonra başını kaldırdı.
“Burada yok.”
“Emin misiniz?”
Sesi çatlamıştı Leyla’nın.
“Adı yok diyorum. Kayıtlı değil. Sıradakiiiii!”
Leyla bir adım geri attı.
Kalbi sanki dışına düşmüştü.
Orada, kalabalığın içinde ilk kez yalnız değildi ama en çok yalnız hissediyordu.
Bir İpucu – Gölge Gibi Bir Ses
O sırada arkasından bir fısıltı geldi.
Bir kadın, gözleri kısık, sesi gizli:
“Kayıtlı olmayabilir. Onları bazen ‘misafir’ diye geçiriyorlar. Günübirlik. Bekle.”
Leyla geri çekildi.
Bankta saatlerce oturdu.
Sırtı ağrıdı, aç kaldı, susadı.
Ama gözleri kapıda kaldı.
Akşamüstü, içeriden çıkan başka bir kadına yaklaştı.
Kadın ona uzun uzun baktı.
“Senin aradığın çocuk… Kerem… Onu göndermişler.”
“Nereye?”
“Ulucanlar’a. Ama adıyla değil, kodla. Yine de gözün orada olsun.”
Leyla titreyerek başını salladı.
Artık bir yer vardı.
Somut bir kapı.
Kerem’in iziyle yaşanmış bir yol.
Ve o gece Leyla, ilk kez dua ederken şunu söyledi:
“Allah’ım… Onu değilse de, sesini duyayım.”
Leyla – Ulucanlar Önünde Sessiz Bekleyiş
Sabahın en soğuk saatlerinde geldi Ulucanlar Cezaevi’nin önüne.
Duvarlar griydi. Gökyüzü de öyle.
Kapının üstündeki demir harfler, sanki ölü bir kentin tabelasıydı.
Leyla, başını kaldırmadan sıraya girdi.
Kadınlar çoktan dizilmişti.
Kimse konuşmuyordu.
Bir tek bekleyiş vardı hepsinin yüzünde.
Kimi oğlunu, kimi eşini, kimi sadece bir ismi bekliyordu.
Leyla, elinde ne bir dosya, ne de bir izin kâğıdıyla duruyordu.
Sadece bir cümle vardı içinde:
“Belki onu görmem, ama sesini duyarım.”
Adı Yok, Yüzü Belli
Görevli kadınları tek tek içeri aldı.
“Ziyaret saati kısa, bağırmadan konuşun, temas yok.”
Leyla sıra kendine geldiğinde, adı soruldu.
“Ziyaret izniniz yok. Dosyada adınız da yok.”
“Ben… sadece… dışarıda beklemek istiyorum.”
Görevli ters ters baktı.
Sonra omuz silkti.
“Otur o zaman. Ama burada ne duyarsan kendine sakla.”
Leyla, demir kapının biraz ilerisindeki bankta oturdu.
Soğuk demir sırtını üşütüyordu ama o bunu fark etmiyordu artık.
Gözü sadece kapıdaydı.
Kerem – Sessizlikten Taşan Bir Nefes
Cezaevinin içindeki koğuşlardan biri…
Kerem pencere kenarındaki ranzada oturuyordu.
Gözleri yorgun, sesi hâlâ kayıp.
Ama bir şey vardı bugün…
Bir çırpıntı.
Gardiyan kapıyı açtı.
“Yürüyüş saati.”
Kerem dış avluya çıktı.
Demir kapının öte yanında, küçük bir bankta oturan kadın dikkatini çekti.
Uzaktı.
Ama silueti tanıdıktı.
Kalbi bir an duracak gibi oldu.
Yavaşladı, gözlerini kısmaya çalıştı.
Evet… oydu. Leyla.
Göz Göze İse Konuşmak Gerekmez
Leyla başını kaldırdı.
Kapalı kapının ardından çıkan mahkûmların siluetlerine baktı.
Çoğunu tanımıyordu.
Ama bir tanesi…
Duruşuyla, bakışıyla… sesi olmadan bile tanıdığı biri…
Kerem de o an onu gördü.
İkisinin de içinden aynı cümle geçti:
“Beni buldu.”
Aralarında bir cam yoktu ama ulaşılmazlık vardı.
Aralarında kelimeler yoktu ama gözleri konuştu.
İkisi de aynı anda gözlerini kaçırmadı.
Ve o an, Leyla’nın gözlerinden yaş süzüldü.
Ama bu kez acıdan değil.
Hayatta olduğuna şükürden.
Leyla – Ziyaret Hakkı İçin Yalvarmak
Leyla, Kerem’i uzaktan gördüğü günün gecesinde gözüne uyku girmedi.
Onu görmüştü, evet… Ama bu yetmiyordu.
Sadece yaşadığını bilmek değil, ona dokunmak, sesini duymak istiyordu.
Eğer sesi kalmamışsa bile, gözünden okumak istiyordu.
Ertesi sabah yeniden cezaevine geldi.
Bu sefer daha kararlıydı.
Kapıdaki görevlinin önüne geçip bir daha sordu:
“Kerem Aydın. Onu görmek istiyorum. Bir dakikalığına bile olsa.”
Görevli, ilgisizce başını kaldırdı.
“Ziyaret listesinde yok. Resmî kaydı yok. Yasak.”
Leyla geri adım atmadı.
“Bakın… O benim her şeyim. Ben kimseye zarar vermem. Sadece yüzünü göreyim. İsterse camın arkasından olsun. Sadece… bilsin ki ben buradayım.”
Görevli ters ters baktı.
“Bacım, herkesin bir sevdiği var. Herkes burada birini bekliyor. Seninkine özel muamele yok.”
Leyla’nın gözleri doldu ama sesi titremedi.
“Ben öyle özel bir şey istemiyorum. Ben sadece… bir kelime duymadan yaşayamam artık. Sadece bir bakış. Lütfen. Ne olur.”
Bir diğer görevli, bu yalvarışı uzaktan izliyordu.
Bir süre sonra yaklaştı.
Sesi daha yumuşaktı.
“Aslında yarın için bir özel görüşme hakkı var. Üç kişi yazılmış ama biri vazgeçmiş. İsmini yazmam için bir dilekçe verirsen…”
Leyla hemen çantasından bir kâğıt çıkardı.
Titreyen elleriyle yazdı.
İsmini, kimliğini, Kerem’in adını…
O gece sabaha kadar başını yastığa koyamadı.
Ve sabah olduğunda, içi titreyerek cezaevinin kapısında bekliyordu.
Bir görüş.
Bir kelime.
Bir bakış.
Bütün bir hayatın karşılığıydı.
Ziyaret – Camın Ardında Kırılmayan Bir Aşk
Görüş kabinine alındığında Leyla’nın elleri buz gibiydi.
İçeri girerken her adımında Kerem’in adını mırıldanıyordu.
Sanki adı dilinden düşerse, o an da düşecekti.
Görevliler camlı bölmeye yönlendirdi.
Bir tabureye oturdu.
Karşı taraf hâlâ boştu.
Kalbi göğsüne sığmıyordu.
Elleri, camın kenarında birbirine kenetliydi.
Kapı açıldı.
Kerem içeri alındı.
Adımları yavaştı, zayıftı.
Ama gözlerinde…
sönmemiş bir parıltı, sadece Leyla’ya saklanmış bir ışık vardı.
Göz göze geldiler.
Zaman durdu.
Cezaevi yoktu.
Demir yoktu.
Cam bile aralarında değildi sanki.
Leyla ağlamıyordu.
Ama sesi çıkmıyordu.
Sadece dudakları kıpırdadı:
“Ben buradayım.”
Kerem başını salladı.
Elleri titreyerek camın üzerine koydu.
Leyla da elini onunkine denk getirdi.
Arada bir cam vardı ama ten değil, kalpler buluşmuş gibiydi.
Bir gardiyan yaklaştı:
“Beş dakikanız var.”
Leyla konuşmaya çalıştı.
“Sana ulaşmaya çalıştım… Günlerce… Aylarca…”
Kerem gülümsedi.
Zayıf ama gerçek bir gülümsemeydi bu.
Sonra dudaklarını kıpırdattı.
Sesi çıkmadı belki ama Leyla onu anladı:
“Biliyorum.”
Aralarındaki sessizlik, kelimelerden daha çok şey anlattı.
Son saniyelerde Leyla sadece şunu dedi:
“Dayan. Ben buradayım. Senin için değil, bizim için.”
Kerem gözlerini kaçırmadan bir kez daha başını eğdi.
Elini camdan çekmeden sadece fısıldadı:
“Sen varsın diye… hâlâ varım.”
Kapı açıldı.
Kerem götürüldü.
Ama o an, bir ömür gibi kaldı içlerinde.
Çünkü aşk bazen bir dokunuş değildir,
bir camın arkasında bile tutulabilen bir sözdür.
Kerem – İçerideki Yeniden Doğuş
Ziyaretten sonra hücresine döndüğünde, Kerem ilk kez kendini boşlukta değil, birinin kalbinde taşınıyor gibi hissetti.
Aylarca duvarlara çarpan yalnızlığı, Leyla’nın bakışıyla yavaş yavaş çözülmeye başladı.
Her sabah, gözlerini açtığında ilk düşündüğü artık acı değildi.
“Leyla bana geldi.”
Bu cümle onun hücresinde açan tek çiçekti.
Artık gardiyanlar ona seslendiğinde tepki vermeye başladı.
İtiraz değil, varlığını hatırlatma cümleleriyle:
“Ben yaşıyorum.”
Koğuşta Değişim
Diğer mahkûmlar onun değiştiğini fark etti.
Daha önce sessiz, içe kapanıktı.
Şimdi bakışlarında bir şey vardı:
Dayanma sebebi.
Bir gece, yan koğuşta biri öksürdü.
Kerem duvarda yansıyan gölgeye bakarak içinden fısıldadı:
“Ben buradan çıkacağım.
Çünkü biri beni dışarıda bekliyor.”
Leyla – Umudu Diri Tutan Kadın
Leyla artık haftada bir cezaevine geliyordu.
Ziyaret hakkı yoktu her zaman.
Ama geliyordu.
Sadece o duvarların önünde durmak bile, Kerem’e ulaşmak gibiydi.
Kerem bunu biliyordu.
Ve artık yaşamak sadece “nefes almak” değildi.
Yaşamak, Leyla’ya dönebilmekti.
Kerem’in İç Konuşması (Gece)
“Ben ölmedim.
Ama ölüm gibi şeyler yaşadım.
Ve içimde ne varsa birer birer sustu.
Ama sen…
Senin sesin, sessizliğimi bile boğdu.
Beni sen yaşattın Leyla.
Bir kadın…
Bir bakış…
Bir umut…
Demek ki devrim, sadece meydanda değil,
bir kadının göğsünde başlıyormuş.”
Kerem – Tahliye Günü (1980 – Yaz)
Bir sabah koğuş kapısı sertçe açıldı.
Gardiyan Kerem’in ismini bağırmadı bu kez, sadece gözünü içine dikerek söyledi:
“Toparlan. Tahliye ediliyorsun.”
Kerem, ilk başta anlamadı.
Çünkü bu kelime, içeride bir rüya kadar uzaktı.
Ama gardiyan tekrar etti.
“Duydun. Bitmiş.”
Ayların ağırlığı, o anda omzundan akıp gitti.
Yatağını toplamadan, tek eşyasını – defalarca katlanmış bir kâğıt parçasını – cebine koydu.
O kâğıtta yazı yoktu.
Sadece parmak izleriyle doluydu.
Ve bir kadının adı: Leyla.
Dış Kapı – Serbestlik Değil, İlk Nefes
Cezaevinin dış kapısı açıldığında güneş gözüne battı.
İlk kez gökyüzünü serbest bir adam olarak görüyordu ama boynu hâlâ eğikti.
Alışkanlık.
Kapının ötesinde kimseyi beklemiyordu sanıyordu.
Ama bir ses…
Fısıltı kadar hafif, dua kadar güçlü bir ses:
“Kerem…”
Başını kaldırdı.
Leyla oradaydı.
Elinde hiçbir şey yoktu.
Ama gözlerinde her şey vardı.
Bir Kavuşma – Sessizliğin İçindeki Asır
Kapı açıldığında zaman durdu.
Sokak sustu, rüzgâr bile nefesini tuttu.
Leyla bir adım bile atmadı.
Sadece gözlerini sabitledi.
Kerem çıktı.
Sırtında cezaevinin griliği, yüzünde yorgun aylar.
Ama gözlerinde tek şey vardı: O.
Leyla.
Birbirlerine doğru yürümeye başladılar.
Yavaş, temkinli…
Sanki her adımda bir acı daha düşüyordu üzerlerinden.
Aralarındaki mesafe birkaç adım olsa da,
bir ömür geçmiş gibiydi.
Ve sonunda durdular.
Konuşmadılar.
Konuşamadılar.
Sadece baktılar.
Dakikalarca.
Zaman onların gözlerinden aktı.
Kelimeler, boğazlarında değil,
göz bebeklerinde boğuldu.
Sonra birden…
İkisi de aynı anda adım attı.
Sanki bir karanlıktan çıkıp gün ışığına koşar gibi.
Sıkı sıkı sarıldılar.
İlk kez nefes aldılar.
Ve ilk kez ağladılar.
Kerem, Leyla’nın boynuna yüzünü gömdü.
Leyla, onun sırtını kavradı.
İkisi de birbirinin kokusunu içlerine çekti.
Yıllardır unuttukları bir şey gibiydi bu koku…
Ev gibiydi.
Sanki biri cehennemden dönmüştü,
diğeri beklemekten yanmıştı.
Sonra, Leyla Kerem’in yüzünü avuçlarının arasına aldı.
Gözlerine bakarak fısıldadı:
“Geldin…”
Kerem’in dudakları titredi.
Boğazı düğüm düğümdü.
Ama içinden tek bir kelime geçti ve onu Leyla’ya bıraktı:
“Seninle.”
Aynı Yöne Yürümek
Sarılmaları yavaşça sona erdi.
Ama ayrılmadılar.
Parmak uçları hâlâ birbirine değiyordu.
Ve bu temas, bütün kelimelerden daha güçlüydü.
Sokak sessizdi.
Ama içlerinde bir hayat, bir gelecek kıpırdıyor gibiydi.
Kerem, ilk adımı attı.
Leyla onun yanına geldi.
Omuz omuza yürümeye başladılar.
Sözsüz ama kararlı.
Geçtikleri kaldırım taşları, aylarca ayrı düşmüş adımların birleşmesine tanıklık ediyordu.
İkisi de aynı tarafa bakıyordu artık.
Geçmiş arkalarında kalmıştı, iz bıraksa da…
İlerledikçe mahalle değil, zaman açılıyordu önlerinde.
Gecelerin içinde büyümüş bir aşk, şimdi gün ışığında yürüyordu.
Ve tam o anda Kerem durdu.
Leyla’ya döndü.
Sessizce baktı.
Sonra, sesi çatlak ama içten bir fısıltıyla dedi ki:
“Bizi kimse anlamayacak belki.
Ama artık anlatmak zorunda da değiliz.
Çünkü biz yaşadık.”
Leyla başını eğmedi.
Gülümsedi.
Elini daha sıkı tuttu.
Ve son kez fısıldadı:
“Yürümek yetiyor.”
Ve yürüdüler…
İsimsiz sokaklardan geçtiler.
Bayraksız, slogansız, suskun ama dimdik bir aşkın izinde…
Belki de en devrimci şey buydu:
El ele, sessizce yaşamak.
Böyle bitti.
Ama onların hikâyesi,
hiç susmadı.
Tıpkı sevdaları gibi…
Kırılgan, yaralı ama yaşayan.
Sessizliğe Çekilmek
Kerem’in tahliyesinden birkaç hafta sonra,
Leyla ve Kerem, sessizce Ankara’yı terk ettiler.
Bir veda etmediler.
Kimseye haber vermediler.
Sadece yok oldular.
Ne doğuya, ne batıya…
Bir kasabaya çekildiler.
Küçük bir ev, birkaç kitap, bir soba, bir pencereden gökyüzü.
Leyla, bahçeye domates ekti.
Kerem, duvarlara şiir yazdı ama kimseye göstermedi.
Günler geçti.
Sessiz, sade, kirletilmemiş bir yaşam…
– Hüseyin Bey
Hüseyin Bey, bir sabah avlunun köşesinde yine sigarasını yaktığında, evin içinden gelen sesin eksildiğini fark etti. Ne merdiven gıcırdıyordu, ne bir kapı aralığından nefes sızıyordu. Leyla’nın odasının kapısı kapanmıştı ama bu kez kız içeride değildi; sanki evin içi de onunla birlikte çekilmişti. Hüseyin Bey, avlunun taşlarına baktı uzun uzun; gece parçalayarak yere savurduğu kâğıtlar çoktan toplanmıştı, ama o dağınıklığın bıraktığı boşluk duruyordu hâlâ. İçinden bir şey söylemek istedi, söyleyemedi. Çünkü bazı kayıplar, bağırarak değil, susarak anlaşılırdı. Ve o gün, ilk kez, kızını bir “kavgada” değil, kendi ellerinin arasında yitirdiğini anladı.
Altı Ay Sonra – 12 Eylül 1980
Sabaha karşı saat dört.
Tanklar sokaklarda.
Darbeyle birlikte tüm şehir sustu.
Listeler hazırlandı.
İsimler karalandı.
Dosyalar toplandı.
Ama o listelerde, o gün Kerem’in de Leyla’nın da adı yoktu.
Ne arandılar, ne soruldular.
Çünkü onlar,
şehirden, mücadeleden, düşmanlıktan değil…
kendi geçmişlerinden bile izlerini silmişlerdi.
İz Kalmadı
Bir eski arkadaş sordu yıllar sonra:
“Kerem ne oldu, bilen var mı?”
Cevap:
“O sustu. O kız da sustu.
Ve sustukları yerde kaldılar.”
Bir sokak duvarında, silinmiş bir yazının sadece izleri kaldı:
“Sadece insan…”
Ve o cümle,
bir daha kimse tarafından tamamlanmadı.