MUSTAFA EFE — Bir Dağ Hikâyesi
Yazan: Erkan
4. Bölüm — Karakolun Gecesi
Gece, dağda geç gelmezdi.
İnsan karanlığı beklemezdi; karanlık insanı bulurdu.
Bu gece, sessizliğiyle ağırdı. Sanki yapılacak işi önceden biliyor, acele etmiyordu.
Gece, dağın üstüne kara bir yorgan gibi serilmişti.
Efe önde, Hasan’la Mustafa arkada sessiz yürüyordu.
Sessizlik burada korku değildi.
Sessizlik, birbirini ele vermemekti.
Dağda konuşmamak, hayatta kalmanın ilk kuralıydı.
Ay bulutun ardına girmiş, yıldızlar ürkmüştü sanki.
Ayın saklanması, gecenin suç ortaklığı gibiydi.
Yıldızlar bakıyor ama karışmıyordu.
Karakolun önünde bir fener yanıyordu, nöbetçiler başında.
O fener, gecenin ortasında yalnız duruyordu.
Işık bazen güven vermezdi; hedef olurdu.
Hasan fısıldadı:
— “Şu feneri indir, sonra kuyunun arkasından dolanıver.”
Bu fısıltı, emirdi.
Ama bağırmadan söylenen emir, dağda daha ağırdı.
Mustafa eğildi, bir taş kaptı.
Fırlattı — cam şangır dedi, fener söndü.
Taş havadayken zaman uzadı.
Cam kırıldığında gece kararını verdi.
Her şey bir anda oldu.
Bağrışmalar, silah sesleri, toz.
Bu “bir anda”, aslında çok uzun bir andı.
İnsan o anlarda düşünmez; beden karar verir.
Bir zaptiye önüne çıktı, süngüsünü savurdu.
Mustafa geri çekildi, tüfeğiyle karşılık verdi.
Kurşun gitti, zaptiye düştü.
Kurşun çıktıktan sonra sessizlik olmazdı.
Ama içerde bir şey susardı.
Elindeki tüfeğe baktı Mustafa — ilk defa bir can almıştı.
Bu bakış uzun sürmedi.
Ama izi uzun kaldı.
İçinden bir ses: “Ya o seni vuracaktı.”
Bir başkası: “Artık geri dönüşün yok.”
Bu sesler tartışmazdı.
Sadece hüküm verirdi.
Hasan’ın sesi geldi karanlıktan:
— “Mustafa! Çocuğu aldık, hadi bre, tırman!”
Bu çağrı kurtuluş çağrısı değildi.
Bu, devam çağrısıydı.
Sabaha karşı yamacın başında durdular.
Nefes nefese, tükenmiş ama diri.
Dağ, diri olanı kabul ederdi.
Tükenmiş olanı değil.
Efe geldi, elini Mustafa’nın omzuna koydu:
— “Artık sen dağlısın evlat. Toprak kadar özgürsün, ama toprak kadar da yalnız.”
Bu söz ödül değildi.
Uyarıydı.
Dağ, verdiğini geri almazdı; yüklerdi.
Mustafa aşağı baktı — uzakta köyün ışıkları sönüyordu.
Işıklar sönünce köy kaybolmazdı.
Ama artık eskisi gibi de görünmezdi.
İçi titredi, ama gözlerinde bir kor yandı:
Artık o Mustafa değil, halkın sızısını sırtlayan bir yiğitti.
Bu dönüşüm bir anda olmadı.
Ama geri dönüşsüzdü.
5. Bölüm — Ayşe ve Köyün Gecesi
Dağda gece insanı sınarken,
köyde gece insanı beklemeye alırdı.
Beklemek, yürümekten daha ağır bir işti.
Ayşe o gece bunu öğrendi.
Köyde rüzgâr bile ürkek esiyodu artık.
Kimse yüksek sesle konuşmaz olmuştu.
“Dağdakiler” kelimesi bile ağızdan çıkmaya korkulan bir dua gibiydi.
Köyde kelimeler azaldıkça, anlamları ağırlaşırdı.
Bir kelime söylenmese bile herkes ne demek istendiğini bilirdi.
Ayşe, sabahları erkenden kalkar, avluyu süpürürdü.
Süpürge değil sanki dua tutardı elinde.
Bu süpürme, temizlik değildi.
Toprağa tutunmaktı.
Ayşe, avludan çok yüreğini düzeltmeye çalışıyordu.
Her vuruşta fısıldardı toprağa:
— “Sağ ol, Mustafa… Sağ ol hele bir.”
Bu fısıltı yüksek sesle söylenmezdi.
Çünkü umut, bağırıldığında ürkerdi.
Komşu kadınlar gelir, kapının eşiğinden seslenirdi:
— “Ayşe, duydun mu haber?”
— “Ne haberi gari?”
Bu soru sorulurken cevap bilinirdi aslında.
Ama insan yine de sormadan duramazdı.
— “Dağda çatışma olmuş. Zaptiyeyle tutuşmuşlar.”
Bu cümle köyde yankı yapmazdı.
Çünkü yankısı çoktan herkesin içinde vardı.
Ayşe’nin eli bir an dururdu ama yüzü değişmezdi.
— “Allah kimin yanındaysa, o kurtulsun,” derdi sessizce.
Bu söz taraf tutmazdı.
Ama yüreği tutardı.
Ertesi sabah, kapısının önünde bir şey buldu:
Bir zeytin dalına bağlı kırmızı bir bez parçası.
Bu bez bağırmazdı.
Ama çok şey söylerdi.
Ayşe, bezi eline aldı, gözleriyle okşadı.
Gülümsemesi sessizdi ama yüreği kükredi içten içe:
“Sağsın demek ha Mustafa’m…”
Bu sevinç koşarak çıkmazdı dışarı.
İçerde dururdu.
Çünkü sevinç de düşmana görünmemeliydi.
Rüzgâr esti, o kırmızı bez hafifçe dalgalandı;
sanki dağın selamıymış gibi…
Dağ, selamını rüzgârla gönderirdi.
Ayşe anladı.
6. Bölüm — Zaptiyeler Köye İner
Köye korku bir anda gelmezdi.
Önce sessizlik çökerdi.
Sonra o sessizliğin içinden bir ses çıkar, herkesin yüreğine aynı anda dokunurdu.
Bu sabah o ses, bir çocuğun soluğuna karışmıştı.
Sabahın serininde köyün üstüne ağır bir sessizlik çökmüştü.
Sonra bir çocuk koştu meydana:
— “Zaptiyeler geliyor!”
Çocuklar haberi bağırarak getirirdi.
Çünkü korku onlarda saklanmayı henüz öğrenmemişti.
Önce iki, sonra beş, sonra on atlı belirdi.
Toz kalktı, köyün üstüne gölge gibi çöktü.
Atların nal sesi, köyün kalbine vurulan bir kapı gibiydi.
O kapı açıldığında içeride ne varsa ortaya dökülürdü.
Önde kalın bıyıklı bir yüzbaşı vardı.
Atından indi, meydanın ortasında durdu:
— “Toplayın köylüyü!”
Bu ses emirdi.
Ama alışılmış bir emir değildi; alıştırılmış bir sesti.
Köylü bu sesi tanırdı.
Zaptiyeler ev ev dolaştı, herkes toplandı.
Evlerin kapıları tek tek açıldı.
Kimse direnmedi.
Direnmenin ne getirdiğini herkes bilirdi.
Yüzbaşı’nın sesi tok ve öfkeliydi:
— “Dağdakilere yardım eden varmış! Kim konuşmazsa, köyü yakarım!”
Bu tehdit yeni değildi.
Ama her seferinde ilk kez duyulmuş gibi ürpertirdi.
Çünkü yakılan köylerin dumanı hâlâ hatırlanıyordu.
Kimse kımıldamadı.
Sessizlik burada cevap yerine geçti.
Ama yüzbaşı sessizliği sevmezdi.
Ayşe en önde, gözleri yüzbaşının üstünde.
Kadın öne çıktığında, köy suskunluğunu onun gözlerine bıraktı.
— “Sen, Mustafa’nın karısı değil misin?”
— “Benim.”
Bu “benim”, sahiplenmekti.
Korkuya rağmen söylenmişti.
— “Kocan nerede, ha?”
— “Bilsem söyler miyim?”
Bu cevap meydan okumuyordu.
Ama boyun da eğmiyordu.
Yüzbaşı kamçısını eline aldı:
— “Yalan söylüyorsun kadın!”
Kamçı burada vurmak için değil,
göstermek için kaldırılmıştı.
Ama herkes neye yarayacağını bilirdi.
Ayşe’nin sesi buz gibi çıktı:
— “Kadın işi değil bu. Erkek ne yaparsa, kendi bilir.”
Bu söz, yüzbaşının beklemediği bir sözdü.
Çünkü korku düzeni, kadın sesini hesaba katmazdı.
Kalabalık kıpırdadı, yüzbaşı bir an durdu,
kadının gözlerindeki direniş ürküttü onu belki.
Korku, karşısında korkusuzluk görünce tereddüt ederdi.
Bu tereddüt kısa sürdü.
Sonra bağırdı:
— “Yarın sabaha kadar kocanı getirmezsen, köyü yakarım!”
Bu sözle süre başladı.
Köy artık zamana karşı yaşıyordu.
Atına bindi, toz içinde uzaklaştı.
Toz kalktı ama korku kalkmadı.
O köyde kalakaldı.
Ayşe meydanda kaldı.
Kadınlar etrafına toplandı ama o konuşmadı.
Bazı sözler söylenmezdi.
Çünkü söylenirse, dayanılmazdı.
Gözleri dağdaydı, içinden geçirdi sadece:
“Ne yaparsanız yapın, Mustafa’nın yoluna taş koyamazsınız.”
Bu bir meydan okuma değildi.
Bu bir inanma hâliydi.
Yazı Sonu:
Devam edecek…
Okuyanlara selam olsun.