Zühtü yıllarca belediyenin zabıta üniformasını gururla taşımıştı.
Öyle sıradan bir üniforma değildi bu… Adeta yürüyen bir otoriteydi.
Pazarcılar onu uzaktan görünce domatesleri hizaya sokar,
ruhsatsız tezgâhlar kendiliğinden kapanırdı.
Herkes esas duruşa geçerdi.
Selam yarışına girenler bile olurdu.
— Günaydın Zühtü Bey!
— Nasılsınız Zühtü Bey?
— Bir çay içer misiniz efendim?
Zühtü ise ciddi bir yüzle başını sallardı.
— İyi pazarlar… herkes işine baksın.
Sonra ağır ağır pazarın içine dalar, denetimine başlardı.
Zühtü şimdi emekli.
Ama insan, üniformayı çıkarınca sadece ceketini değil, etrafındaki o görünmez duvarı da çıkarıyormuş meğer.
Emekliliğinin ilk sabahı yine aynı saatte uyandı Zühtü.
Alışkanlık kolay kolay ölmezdi.
Banyoda yüzünü yıkadı, aynaya baktı.
Bıyıklar yerindeydi.
Bakış sertti.
Yürüyüş hâlâ nizami sayılırdı.
Yalnız bir eksik vardı:
Omzunda o zabıta arması yoktu artık.
Yine de evden çıkarken içinde tuhaf bir güven vardı.
“İnsan bir kere otorite oldu mu, o iş üniformasız da yürür,” diye düşündü.
Sokağa adımını attı…
Mahallenin bakkalının önünden geçti.
Eskiden bakkal İhsan onu görünce toparlanır, gömleğini düzeltir, “Buyurun Zühtü Bey” diye ayağa kalkardı.
Bu kez kafasını kaldırıp baktı, elindeki gazeteyi çevirdi, sonra da:
— Sabah sabah ekmek mi alacaksın abi? dedi.
“Abi.”
Kelime, Zühtü’nün kulağında bir tokat gibi şakladı.
Yılların “Zühtü Bey”i, bir anda “abi” olmuştu.
Bozuldu ama belli etmedi.
— Evet… bir somun ver, dedi.
İhsan ekmeği uzattı.
Poşeti de paralı verdi.
Zühtü, parayı uzatırken içinden,
“Demek devletin hatırına verilen poşet de emekli oluyormuş,” diye geçirdi.
Yoluna devam etti.
Pazara uğramadan duramadı.
Eski devriyesinin geçtiği sokaklar, hâlâ ayağını ezbere götürüyordu.
Bir tezgâhın önünde durdu.
Domatesler yine dağınıktı.
Salatalıklar, eski nizama aykırı biçimde birbirine yaslanmıştı.
Dayanamadı.
Elini uzatıp iki domatesi düzeltti.
Pazarcı kafasını kaldırdı.
— Kolay gelsin amca, elleme onu, alttakiler çürük çıkıyor, dedi.
“Amca.”
İkinci darbe daha ağır geldi.
Zühtü derin bir nefes aldı.
Eskiden bu adam, onu görünce teraziyi bile hizaya sokardı.
Şimdi ise çürük domatesin stratejik dizilimini anlatıyordu.
— Bu tezgâhın önü fazla taşmış, dedi Zühtü refleksle.
Pazarcı omuz silkti.
— Belediye gelirse toplarız abi, sen rahat ol.
Orada zaman bir anlığına durdu.
“Belediye gelirse…”
Sanki kendisi yıllarca o belediye değilmiş gibi.
Sanki o düdüğü çalan, o tutanağı tutan, o kaldırımı boşalttıran adam başkasıymış gibi.
Zühtü ilk kez o gün anladı:
Mesele sadece onun sert bakışı, gür sesi, nizami yürüyüşü değildi.
Mesele, devletin düğmesinin tam ortasında durmasıydı.
İnsanlar bazen seni değil, üstündeki kumaşı selamlıyordu.
Elindeki ekmek poşetiyle ağır ağır eve döndü.
Kapıyı Ayşe açtı.
Yüzüne bakar bakmaz anladı bir şey olduğunu.
— Hayırdır Zühtü, sabah sabah kimle uğraştın yine?
Zühtü ayakkabılarını sessizce çıkardı.
Ceketini astı.
Sandalyeye oturdu.
Bir süre konuşmadı.
Sonra boğazını temizleyip, kırılmış bir gururla mırıldandı:
— Ayşe… galiba beni değil, üniformayı seviyorlarmış.
Ayşe, çayı ocağa koyarken hiç dönmeden cevap verdi:
— Onu ben sana otuz yıldır anlatıyorum da, sen şimdi pazarcıdan duyunca inanıyorsun.
Zühtü başını kaldırdı.
Bir şey diyecek oldu, diyemedi.
Çaydanlıktan ilk fokurtu yükselirken, yılların zabıtası ilk kez gerçekten sivil kaldığını hissetti.
Ama alışkanlık kolay bırakmıyor insanı.
Sabahları hâlâ erkenden kalkıyor Zühtü.
Sanki pazarda ruhsat denetimi varmış gibi.
Evdeki çiçekleri sıraya diziyor.
Begonvili “ruhsatsız yayılma” gerekçesiyle cezalandırıyor.
Kaktüsle ise konuşmuyor.
Çünkü ona göre kaktüs açıkça direnişçi.
Bir sabah balkona çıkıp karşı apartmana uzun uzun baktı.
— Bu çamaşırlar yönetmeliğe uygun asılmamış…
Eşi içeriden seslendi:
— Kimin çamaşırı sana ne?
Zühtü balkon demirine parmağıyla vurdu.
— Kamu düzeni böyle bozulur zaten!
Ama hayat değişmiş.
Üniforma dolapta, kendisi parkta.
Eskiden emir veren el, şimdi cebinde dolaşıyor.
Parkta otururken bir simitçi geçti.
— Taze simit! Taze simit!
Zühtü bir anda ayağa kalktı.
— Bir dakika!
Simitçi durdu.
— Buyur amca?
Zühtü simitlerden birini aldı, uzun uzun inceledi.
— Tartı nerede?
— Tartı mı?
— Gramaj kontrolü yapacağız.
Simitçi gülmeye başladı.
— Amca ben simit satıyorum.
Zühtü ciddi ciddi başını salladı.
— Bugün simit… yarın devlet.
Eskiden pazarda “Faturanı göster!” dedi mi herkes sıraya girerdi.
Şimdi markette kasiyer ona soruyor:
— Poşet ister misiniz?
Zühtü bu soruyu içten içe bir hakaret sayıyor.
“Ben yıllarca poşet kontrol ettim,” diye düşünüyor.
“Şimdi bana mı soruluyor?”
Kahvehaneye girdiğinde eskiden herkes ayağa kalkardı.
Şimdi sadece sinekler.
Gençler ona “dayı” diye sesleniyor.
O ise hâlâ “bey” unvanını özlüyor.
Bir gün kahvehanede “Zabıta Bey!” diye bir ses duydu.
Heyecanla arkasını döndü.
Ama ses televizyondan geliyordu.
Bir dizideki karaktere sesleniyorlardı.
Zühtü bir süre ekrana baktı.
Sonra mırıldandı:
— Ben olsam o sokağı çoktan mühürlemiştim.
Zühtü artık kendi kendine denetim yapıyor.
Buzdolabını açıp sucukları sorguya çekiyor.
— Bu sucuk ne zamandan beri burada?
Eşi cevap vermezse kararını veriyor.
— Ruhsatsız gıda bulundurmak!
Sonra kapağı kapatırken ekliyor:
— İlk uyarı… tekrarında işlem var.
Torunu oyuncak arabasını yerde sürüyordu.
Zühtü dikkatle izledi.
— Bu araç kimin?
— Benim.
Zühtü arabayı yerden aldı, iki tarafını çevirdi.
Ciddi ciddi baktı.
— Plaka yok…
— Farlar da eksik.
Torun merakla sordu:
— Ne olacak şimdi?
Zühtü arabayı geri verdi.
— İlk uyarı…
— Ama hız yapma.
Bir gün apartman girişinde ayakkabıları gördü.
Uzun uzun baktı.
— Bu nedir?
Komşu kapıyı araladı.
— Ayakkabı.
Zühtü başını salladı.
— Hayır efendim… bu kaldırım işgali.
Sonra ayakkabıları hizaya soktu.
— Düzen böyle başlar.
Zühtü’nün zihni hâlâ görevde.
Televizyonda bir sokak röportajı görünce kumandayı kaldırıp bağırıyor:
— O mikrofonun ruhsatı var mı?
Haberlerde zam haberini duyunca yerinden fırladı.
— Fiyat etiketi denetimi şart!
Diyerek kumandayı elinde tutukladı.
Torunun TikTok videosunu görünce kaşlarını çattı.
— Halk sağlığını tehdit eden içerik…
— Bu yayının ruhsatı var mı?
Diye not düştü.
Kime verdiği belli olmayan bir tutanak defterine.
Zühtü düştüğü boşluğu doldurmak için artık her şeye maydanoz oluyordu.
En büyük korkusu ise unutulmaktı.
Bir gün belediyenin önünden geçerken eski meslektaşlarını gördü.
Heyecanla el salladı.
Onlar da el salladı.
Ama Zühtü’ye değil…
Arkasında duran yeni zabıtaya.
Zühtü o an anladı ki bazı selamlar insana değil, üniformaya gidiyordu.
Mahalledeki çocuklar ona artık “Zühtü Amca” diyordu.
Bu ifade Zühtü için adeta bir rütbe düşürmeydi.
Bir gün bakkala girip ekmeği eline aldı.
— Bu ekmek kaç gram?
Bakkal omuz silkti.
— Tartı bozuldu.
Zühtü’nün gözleri büyüdü.
Bir süre ekmeğe baktı.
Sonra ağır ağır başını salladı.
— Tartı bozulmaz evlat…
Denetim bozulur.
— Ne demek tartı bozuldu?
Bakkal ekmeği elinden aldı.
— Alacaksan al, almayacaksan oyalama beni.
Zühtü o an anladı.
Neden kimsenin artık ona “Zabıta Bey” demediğini.
Eskiden bir düdük çalsa tezgâhlar hizaya girerdi.
Şimdi bakkal bile onu sıraya sokuyordu.
Evdeki otoritesi de yavaş yavaş erimeye başlamıştı.
Eşi artık ona “Zühtü Bey” demiyordu.
— Zühtü, balkonu temizleyiver.
— Zühtü, kıyafetlerini topla.
— Zühtü, çöpü çıkar.
Zühtü başını kaldırdı.
— Ben yıllarca çöp denetledim…
şimdi bana mı çıkarttırılıyor?
Evde protesto başlattı.
Koltukta oturma grevine girdi.
Torunu da destek verdi.
Bir pankart hazırladı:
“Zabıtaya Saygı!”
Pankart renkli kalemle yazılmıştı.
Altına da küçük bir araba çizmişti.
Zühtü onu görünce ciddi ciddi başını salladı.
— Kurumsal kimlik güzel olmuş.
Günler böyle geçerken Zühtü içindeki boşluğu dolduracak bir yol buldu.
Site yönetimine aday oldu.
Adaylık konuşmasında kürsüye çıkıp ciddi bir sesle dedi ki:
— Ben yıllarca insanları denetledim… ruhsat denetledim…
Şimdi bu sitenin her şeyini denetleyeceğim.
Sonra sesini biraz daha yükseltti.
— Bu siteye aradığınız huzuru getireceğim!
Arka sıradan biri fısıldadı:
— Huzur mu yoksa tutanak mı?
Seçimde iki aday vardı.
Biri emekli öğretmen Mualla Hanım.
Tatlı dilli, sakin bir kadın.
Diğeri emekli zabıta Zühtü Bey.
Zühtü seçimi kazandı.
Oyların bir kısmı meraktan,
bir kısmı da korkudan gelmişti.
Bir kısmı da yanlışlıkla.
Göreve gelir gelmez ilk icraatını yaptı:
“Ruhsatlı Balkon Kullanımı Yönetmeliği.”
Bununla birlikte:
Saksı sayısı sınırlandı.
Çamaşır ipi için izin belgesi zorunlu oldu.
Kediler “başıboş sokak canlısı” ilan edildi.
Çimlere basmak yasaklandı.
Balkonlarda gelişi güzel oturulmayacak.
Kuşlara yem verilmeyecek.
Site içinde her türlü eğlence yasak!
Site girişine büyük bir tabela astı:
“Bu site Zabıta Zühtü tarafından denetlenmektedir.”
Altına küçük harflerle de ekledi:
“Kurallara uymayanlar hakkında işlem yapılır.”
Komşuların tavrı da değişmeye başladı.
Kapıyı açarken:
— Buyurun Zühtü Bey…
Demeye başladılar.
Ama Zühtü memnun değildi.
— Buyurmak yetmez… saygı şart!
Diyerek site toplantılarına yeni kurallar getirdi.
Toplantıya geç gelmek yasak.
İzin almadan toplantıyı terk etmek yasak.
Sandalyeye oturmak için izin belgesi.
Konuşmak için söz alma formu.
Çay içmek için gıda güvenliği sertifikası.
Bir sürü saçma sapan karar…
Bir sürü yasak…
Ama Zühtü’ye göre hepsi “kamu düzeni” içindi.
Çünkü Zühtü’ye göre
dünya ikiye ayrılıyordu:
Denetleyenler…
ve denetlenenler.
Zühtü emekli olmuştu.
Ama denetim hiç emekli olmamıştı.
Zühtü sonunda yeniden eski günlerine dönmüştü.
Artık tekrar emir veriyor, sorguluyor, denetliyordu.
Hayalindeki demokrasi buydu.
Ama bu kez pazarcılar değil, komşular hedefteydi.
Her sabah balkona çıkıp siteyi izliyor, demire parmağıyla vurup mırıldanıyordu:
— Bugün de düzen sağlandı…
Sonra gururla ekliyordu:
— Emirle huzur, düdükle demokrasi!
Ama bu düzen site halkına pahalıya patladı.
Bir yıl geçti.
Site sakinleri anasından doğduğuna pişman olmuştu.
Büyük küçük herkes bu yönetimden bıkmıştı.
Zühtü’nün yasakları, kaprisleri artık çekilmez olmuştu.
Çamaşır ipi için izin formu…
Kedi beslemek için dilekçe…
Balkonda oturmak için “kullanım süresi bildirimi”…
Sonunda apartman sakinleri karar verdi.
Site toplantısında oy birliğiyle Zühtü’nün yöneticiliği sonlandırıldı.
Gerekçe kısaydı:
“Yönetim değil, denetim yapıyor.”
Toplantıya Zühtü çağrılmadı.
Kararı posta kutusunda buldu.
Bir A4 kâğıt.
Üstünde tek cümle:
“Göreviniz sona ermiştir.”
Zühtü uzun süre baktı o kâğıda.
Sanki yılların bütün tutanakları tek satıra indirgenmişti.
Ne bir teşekkür vardı…
Ne bir veda.
Yıllarca emir vermişti.
Şimdi tek bir cümleyle susturulmuştu.
İlk tepkisi öfkeydi.
“Ben bu apartmanı hizaya soktum!” dedi kendi kendine.
“Huzur getirdim.”
Sonra sustu.
Bir süre sonra şunu fark etti:
Hiza, insanların değil… sandalye sıralarının işiydi.
Ve insanlar artık onun hizasına girmiyordu.
Eve döndü.
Düdüğünü aldı.
Son bir kez çaldı.
Eskiden bu ses duyulunca pazarcılar toparlanır,
tezgâhlar düzelir,
insanlar ciddileşirdi.
Ama bu kez ses sadece kendi duvarlarında yankılandı.
Kimse irkilmedi.
Çünkü artık kimse dinlemiyordu.
Zühtü, görevden alındığını belirten o tek cümlelik kâğıdı elinde tutarken gözleri dolmadı.
Çünkü ağlamak yönetmelikte yoktu.
Ama içindeki boşluk…
artık hiçbir maddeyle tanımlanamıyordu.
O gün balkona çıkmadı.
Düdüğünü çekmeceye koydu.
Yanına da eski ruhsat defterini.
Bir an düşündü.
Hayatında ilk kez
kimseyi denetlemeden bir günü bitirmişti.
Sonra salona geçti.
Koltukta oturdu.
Ama bu kez oturma grevi için değil… gerçekten oturmak için.
Televizyonda bir yarışma programı vardı.
Sunucu bağırıyordu:
— Sizce bu ürünün fiyatı nedir?
Zühtü istemsizce cevap verdi:
— Etiket yoksa satış da yok!
Eşi mutfaktan seslendi:
— Zühtü, çay ister misin?
Zühtü sustu.
Çünkü artık ona “efendim” demiyordu kimse.
Ama o sessizlikte bir şeyi fark etti.
Yıllarca düzen sağlamak için uğraşmıştı.
Ama kimseye huzur vermemişti.
Siteyi çok iyi yönettiğini sanırken
aslında sadece kendini yönetmişti.
Kendi egosunu.
Kendi otoritesini.
Torunu yanına geldi.
Elinde oyuncak bir zabıta düdüğü vardı.
— Dede, senin gibi olmak istiyorum.
Zühtü gülümsedi.
Başını hafifçe salladı.
— Olma evlat…
Sonra ekledi:
— İnsanları hizaya sokmak kolaydır.
Ama kalplerini kazanmak zordur.
Ertesi gün apartman girişine yeni bir tabela asıldı.
Ama bu kez Zühtü asmamıştı.
Torunu asmıştı.
Tabela küçük, yazısı eğri büğrüydü.
Ama cümle düzgündü:
“Bu apartman sevgiyle denetlenmektedir.”
Zühtü balkona çıktı.
Siteyi izledi.
Ama bu kez kimseyi denetlemedi.
Bir çocuk top oynuyordu.
Bir kadın balkonda çamaşır asıyordu.
Bir kedi merdivenlerde uyuyordu.
Hiçbirine karışmadı.
Sadece baktı.
Ve içinden geçirdi:
“Düdükle gelen saygı…
sessizlikle gider.”
Zühtü balkonda biraz daha durdu.
Siteyi izledi.
Hiç kimse izin formu doldurmuyordu.
Hiç kimse dilekçe yazmıyordu.
Ama yine de düzen vardı.
Zühtü bir süre düşündü.
Sonra kendi kendine mırıldandı:
— Demek ki insanlar her şeyi denetlemeden de yaşayabiliyormuş…
Aşağıdan torunu seslendi.
— Dede!
— Efendim?
— Bu site şimdi daha mı iyi?
Zühtü aşağı baktı.
Kimse kimseyi hizaya sokmuyordu.
Kimse kimseye bağırmıyordu.
Ama hayat devam ediyordu.
Başını hafifçe salladı.
— Galiba evet…
Torunu merakla sordu:
— Ama kurallar yok artık.
Zühtü gülümsedi.
— Kurallar var evlat…
— Nerede?
— İnsanların içinde.
Torunu biraz düşündü.
— O zaman neden bazı yerlerde bu kadar çok kural var?
Zühtü demire yaslandı.
Uzun süre cevap vermedi.
Sonra yavaşça konuştu:
— Çünkü bazı yöneticiler insanların aklına güvenmez.
— Neye güvenir?
Zühtü cebindeki eski düdüğe baktı.
— Düdüğe.
Bir süre sessizlik oldu.
Aşağıda çocuklar gülüyordu.
Hiç kimse onları durdurmuyordu.
Zühtü derin bir nefes aldı.
— Oysa evlat…
— Çok düdük çalınan yerde
insanlar konuşmayı unuturlar.
Torunu yine anlamadı.
— Peki iyi yönetim ne demek?
Zühtü son kez siteye baktı.
— İnsanların korkmadan yaşayabildiği yer.
Sonra içeri girdi.
Balkon boş kaldı.
Ama site ilk kez gerçekten sessizdi.
Çünkü bazen düzen,
en çok da kimse düdük çalmadığında başlar.