BÖLÜM I – Toprak ve Sürü
Gecenin karası henüz çözülmemişti.
Köy dediğin, gecenin içinde susar; taş, toprak ve dam aynı karanlığa bürünürdü. O saatlerde Bağlıca, canlı bir yer olmaktan çıkar, bekleyen bir yer olurdu. Rüzgâr, damların üstünde dolaşır ama sesini yükseltmezdi. Ayaz inerdi; taşın arasına, tahtanın gözeneklerine, ahır kapısının demirine kadar işlerdi de kimseye “geldim” demezdi. Köylü ayazın geldiğini sormaz, ayazın gidip gitmediğine bakardı. Çünkü ayazın gidişi, sabahın değil; hayatın habercisiydi.
Sadettin’in evinde gecenin işi bitmemişti.
O evde gün, güneşle başlamazdı; gün, Umman’ın kalkmasıyla başlardı. Umman’ın uykusu, insanın bildiği uykuya benzemezdi. Ne tam uyur, ne tam uyanık olurdu. Yorganın altında bir kulağı damın ucunda, bir kulağı ahırda, bir gözü de sürünün üstündeydi. Erkekler “yattım mı dünyadan kesilirim” diye övünürdü; kadınlarsa yattığı yerde de çalışırdı. Umman da öyleydi.
Daha ezan okunmamıştı ama horozlar, sanki aralarında anlaşmış gibi ötmeye başlamıştı. Ahırdan bir hırıltı, ot çiğneme sesi, arada bir kuzuların incecik melemesi geliyordu. Köpekler damın önünde kıpırdanıyor, olacak bir şey varmış gibi boğazlarından kısa sesler çıkarıp susuyorlardı. Köy, uyanmadan önce hep böyle olurdu; sesler vardı ama hareket yoktu.
Mehmet o gece de az uyumuştu.
Delikanlı dediğin, uyusa da uyanıktır; uyanık olsa da bir yanı uykudadır. Bir yanda sürü, bir yanda yarın, bir yanda “daha sonra” diye içine atılan sözler… Onun yaşı, hem çocuklukla hem adamlıkla bölünmüş bir yaştı. Gülerdi ama içi sıkılırdı; nedenini kendi de bilmezdi.
Gün ağarmaya yüz tutarken Mehmet azık torbasını omzuna geçirdi, kepeneğini sırtına aldı. Avlunun ortasında durdu, sesini yükseltti:
— Haden gari… haden gari…
Bu söz, yalnız koyuna söylenmezdi. Köyde adamın ömrüne de söylenirdi bu. Kimse kimseyi beklemezdi. Kış gelince kar beklenmez, yaz gelince harman beklenmezdi. Açlık gelince ekmek de beklenmezdi. Köyde her şey vaktinde olurdu; vakti geçen ya çürür ya başkasının olurdu.
Avlu kapısı açıktı. Koyunlar atlaya atlaya dışarı çıktı. Köpeklerden biri en önde, ötekiler kapının hemen yanında sürünün boşalmasını bekliyordu. Çan sesleri birden ortalığı doldurdu. Her çanın sesi ayrıydı; biri tok, biri ince, biri sabırsız… İnsan o sesleri dinlerken başka âlemlere kayabilirdi.
Çan, köyün diliydi.
Kimin sürüsü nereden geçiyor, kimin koyunu topallıyor, kimin kuzusu anasını kaybetmiş… Hepsini çan anlatırdı. Aynı zamanda haberdi bu sesler: “Bugün de hayattayız,” derdi.
Çan dediğin, eskiden beri aynı şeyi söylerdi; dedenin duyduğu sesle torunun duyduğu ses birdi. Göçün de sesi oydu, geçim derdinin de.
Mehmet çanları dinlerken içi serinlerdi ama içinin bir yerinde ince bir sızı da belirirdi. Çünkü çan sesi, yarın demekti; yarın da yük demekti.
Damın ucundan Umman’ın sesi indi avluya. İnceydi ama yerini bulan bir sesti:
— Memettt!
— Ha ana!
— Mavzeri aldın mı?
— Aldım ana!
— Dabancayı?
— He ana, ikisini de aldım.
— Eyi. Mala da kendine de mukayet ol.
Umman “mala da kendine de” derken, aslında “kendine”yi önce söylerdi de dil alışkanlığı malı öne çıkarırdı. Çünkü o evde mal, ekmekti. Ama Mehmet, Umman’ın gözünde sürüden önce gelirdi. Gece bir koyun melemiş olsa yerinden kıpırdamazdı belki; ama Mehmet’in öksürüğü duyulsa sabaha kadar uyuyamazdı. Bunu dil söylemezdi ama yürek söylerdi.
Mehmet mavzeri sırtına aldı. Köyde silah erkeklik değildi; başına gelecek olana hazırlıktı. Kimin kimi vuracağı belli olmayan yerde, insanın kendini kollaması bir çeşit akıldır.
Sürü ağır ağır yola koyuldu.
Köpeklerden biri en önde, biri sürünün tam ortasında, biri de en gerideydi. Öyle alışmışlardı. Öndeki burnunu yere yakın tutar, rüzgârı koklardı. Ortadaki gözünü kuzulardan ayırmazdı. Gerideki ise ara sıra dönüp Mehmet’e bakardı.
Havlamaları boşuna değildi; hem korku salar hem “buradayım” derdi. Kurt “buradayım” sözünü severdi; ama karşısındakinin diri olup olmadığına bakardı. Rüzgâr tersine dönmüşse, havlama yetmezdi.
Mehmet mermileri yokladı. Yılın bu zamanında canavar her an çıkabilirdi. Ama asıl mesele canavardan çok Kuyululardı. “Kuyulu” sözü Mehmet’in ağzında bir köy adı gibi durmazdı; gölge gibi uzardı. Sebebi unutulmuş, kendisi kalmış düşmanlıklardandı bu. Mehmet doğduğunda vardı; büyüdükçe adını öğrenmişti ama nedenini hiç tam olarak bilmemişti.
Büyükler anlatmazdı; yalnız susardı. O suskunlukta bir şey olduğunu çocuk aklıyla sezmişti. Kuyulu adı geçince kahvede bardaklar daha sert bırakılır, bakışlar yere inerdi. Mehmet sebebi bilmezdi ama havadaki ağırlığı tanırdı.
Yayla yolu, taşın üstüne çizilmiş ince bir izdi. Yol demeye dil varmazdı belki ama her sabah sürü o izden geçerdi. Yağmur yağınca çamur olur, kar yağınca kaybolurdu; ama koyun ayağı, insan ayağı, köpek ayağı o yolu yeniden açardı. Her gün gidilir, her gün dönülürdü. Yol silinse de gidiş değişmezdi.
Mehmet on sekiz, bilemedin on dokuz yaşındaydı. Kara yağızdı. Köyde bu, güzellik sayılırdı; “güneş görmüş” derlerdi. Güneş yalnız yüzünü değil, omuzlarını da kavurmuştu. Ailenin en büyük çocuğuydu. Ondan küçük iki kardeşi vardı: Hasan ve Halil. Onlar daha toydular. O toyluk, Mehmet’in erken büyümesiydi.
Umman, damın ucunda Mehmet’in ardından bakmadan içeri girmezdi. Çan sesleri iyice uzaklaşmadan yerinden kıpırdamaz, elini gözlerine siper ederdi. Sürü yokuşu dönüp görünmez olunca ancak o zaman içeri girerdi. Ana yüreği, oğlunu gözden çıkarmazdı; gözden kaybolanı gönül de kaybeder sanırdı.
Sadettin’in ağırlığı evin içinde değil, kahvedeydi. Evde az konuşur, kahvede daha da az konuşurdu. Susturmazdı ama sustu mu dinlenirdi. Sözü kısa olurdu; uzatmaz, yine de yere düşürmezdi. Köyde susmak, çoğu zaman en büyük otoriteydi.
Sürü yaylaya vardığında kekik kokusu arttı. Kekik, insanın burnunu da aklını da açardı. Rüzgâr esince o koku otların arasından kalkar, taşlara sürünerek yayılırdı. Mehmet elini alnına siper edip aşağıya baktı. Yeşilin her tonu gözünün önündeydi. Aşağıda su çağlıyor, sesi ninni gibi yayılıyordu.
“Acaba herkesin yaşadığı yer böyle midir?” diye düşündü. İnsan bilmeden sorardı en doğru soruları.
Aklına Esme düştü. Henüz adı konmamıştı belki, ama içinin bir yerinde duruyordu. Tıpkı toprağın altındaki tohum gibi; görünmez ama var.
BÖLÜM II – Akşam, Sofra ve Baba Sözü
Gün batımına yakın Mehmet uzun bir ıslık çaldı.
Bu ıslık, yaylada “toparlan” demekti. Köpekler havlamaya başladı. Sürü, her gün duyduğu komutla ağır ağır bir araya geldi. Geçerken dereden buz gibi sudan kana kana içtiler. Gün boyu yenen ot, suyla yerine otururdu.
Eve vardıklarında neredeyse yatsı ezanı okunacaktı. Avludan içeri girerken çan sesleriyle, analarını bekleyen kuzuların ince melemeleri birbirine karıştı. O ses, köyün akşam duası gibiydi.
Umman sofrayı çoktan hazırlamıştı. Ocakta yanan odun çıtırdıyordu; ateşin ışığı duvara vurup geri dönüyordu. Yer sofrasının etrafına dizildiler. Tahta kaşıkların aynı tabağa dalan sesi duyuluyordu. Arada bir biri su ister, biri ekmeği bölerdi. Başka söz çıkmazdı.
O evde konuşmadan da yenirdi yemek. Çünkü yorgunluk, kelimeden önce gelirdi. Gün boyu taşınan yük, insanın dilini de ağırlaştırırdı.
Sadettin sessizliği bozdu:
— Memet, var mı zaiyat?
— Yok buba.
— Eyi.
Biraz durdu, sonra ekledi:
— Sabah gitmeden dediğim iki goçu ayır da öle get. İdris’e sattım.
— Tamam buba.
Bu kadar konuşma yeterdi.
Köyde baba–oğul muhabbeti uzun olmazdı. Uzarsa ya dert vardı ya kavga.
Herkes sofradan kalktı. Umman ortalığı toparladı, kendini zor attı döşeğe. Yatar yatmaz da uyudu. Geceyi baykuş sesleri ve köpek havlamaları doldurdu.
Sadettin dama çıktı.
Tabakasını çıkardı, usul usul tütünü doladı. Gözü gökyüzüne kaydı. Kavını ateşleyip cıgarasını yaktı.
BÖLÜM III – Köy, Düşmanlık ve Sessizlik
Köyde düşmanlık, yüksek sesle yaşanmazdı.
Yüksek ses, gerçeği çabuk tüketirdi. O yüzden Bağlıca’da Kuyulu’nun adı, çoğu zaman yarım ağızla söylenirdi; cümlenin sonu yutulur, kelime havada bırakılırdı. Çünkü köy yerinde bazı kelimeler vardır ki, tamam söylenirse başına iş açardı. Kuyulu da o kelimelerden biriydi.
Kahvede bile bu laf açıldığında sobanın çıtırtısı konuşmadan daha çok duyulurdu. Çıtırdayan odun, sanki konuşan insanın yerine geçerdi. İnsan, sustuğu yerde ateşi konuştururdu.
Kahve dediğin yer, köyün hafızasıydı.
Ama her hafıza, her şeyi açık açık söylemezdi. Kimin ne zaman öldüğü, kimin kimi kırdığı, kimin borcunu ödemeden göçüp gittiği… Hepsi kahvede dururdu. Ama bazı meseleler vardı ki, yüksek sesle değil, susarak aktarılırdı. O suskunluk, yeni gelenlere de öğretilirdi. Kim nerde susacağını bilmezse, kahvenin dili onu dışarı atardı.
Sadettin de o gün kahvedeydi.
Önünde çayı, elinde tütünü… Gözü kapının önünden geçenlere kayıyordu. Kapıdan her giren, köyün hâlini biraz daha anlatırdı. Yürüyüşünden, bakışından, selam verişinden… Köyde insanın içi, adımından okunurdu.
O gün Kuyulu lafı, kimsenin niyeti yokken düştü ortaya.
— Ulen dün yaylada bi sürü gördüm, dedi kahvenin köşesinde oturan yaşlılardan biri.
Bu laf, sıradan bir laf değildi. Yayla lafı, her zaman dikkat isterdi.
— Hangi tarafta? diye sordu biri.
— Dere tarafında…
Bu cevapla kahvede bir anlık durgunluk oldu. Sobanın çıtırtısı daha belirginleşti.
— Kuyulu mu? dedi bir başkası.
Yaşlı adam cevap vermeden önce çayından bir yudum aldı. Çünkü bazı cevaplar aceleye gelmezdi.
— Bilmem… dedi. Ama köpekleri yabancıydı.
İşte o an, kahvede hava değişti. Kimse yüksek sesle bir şey söylemedi ama herkes aynı anda aynı yere baktı; bakmadan baktı. “Yabancı” kelimesi, köyde her zaman tehlike demekti. Çünkü yabancı, niyetini saklardı. Bizden olan, niyetini belli ederdi.
Sadettin cıgarasını ağır ağır tüttürdü.
Bu laf onun için yeni değildi. Ama yeni olan, bu sürünün Mehmet’in her gün gittiği yaylaya yakın olmasıydı. Baba dediğin, bunu dile getirmezdi. Çünkü dile getirilen şey, köyde bazen çağrılırdı. İnsan, başına gelecek olanı çağırmamak için susardı.
— Eskisi gibi değil artık, dedi kahvedekilerden biri.
— Ne eskisi? diye sordu bir başkası.
— Kuyulu eskisi gibi değil… Biz de değiliz.
Bu söz, kahvede bir an asılı kaldı. Kimse devamını getirmedi. Çünkü “eskisi gibi değiliz” demek, hem güçsüzlük hem kabullenişti. Köyde insan, zayıflığını açıkça söylemezdi. Ama bazen laf ağzından kaçardı.
Düşmanlık, Bağlıca’da hep geçmiş zamanla anlatılırdı.
“Olmuştu,” denirdi.
“Akmıştı,” denirdi.
Ama herkes bilirdi ki o geçmiş, hiç geçmemişti.
Yıllar öncesiydi.
Yaylaya yakın bir yerde, köyün ağası Ali Ağa’nın yedi oğlundan biri vurulmuştu. Kim vurdu, neden vurdu, nasıl vurdu… Herkes başka türlü anlatırdı. Ama sonuç değişmezdi: kan akmıştı.
Ali Ağa düşmanlık gütmemişti.
Üstüne gitmemişti.
Ama gitmemesi, davanın bitmesi demek değildi.
Bu olaydan sonra Irmızan, genç yaşında, ardında dört çocuk bırakarak hayatını kaybetmişti. Irmızan’ın ölümü yüksek sesle konuşulmazdı ama her evde bilinirdi. Dört çocuk demek, köy yerinde dört ayrı yük demekti. O yük yıllarca taşınmıştı.
İki köy halkı birbirinden uzak durmuştu. O günden sonra yan yana gelmek istemezlerdi. Kazada bile karşılaşınca yollarını değiştirirlerdi. Ama bağ ve bahçeler… Onlar insan sözü dinlemezdi. Bağlıca ile Kuyulu’nun bağları, bahçeleri sınır komşusuydu. Mecburen yan yana gelinir, konuşulmadan geçilirdi.
Bu düşmanlık neredeyse yıllarca sürdü.
Üzerine gidilmedi ama bitmedi.
Zamanla sessizliğe gömüldü; ama sessizlik, köyde her zaman barış demek değildi.
O gece Sadettin eve geç döndü.
Ev sessizdi. Umman yorgunluktan döşeğe kendini zor atmış, yatar yatmaz uyumuştu. Sadettin dama çıktı. Tabakasını çıkardı, usul usul tütünü doladı. Gözü gökyüzüne kaydı. Bir yıldız kaydı.
Kavını ateşleyip cıgarasını yaktı.
Kendi kendine söylendi:
“Bu oğlanın vakti geldi artık.
Hem anası da her şeye yetişemiyor.
Tez başını bağlamak lazım.”
Bu düşünce, köy yerinde karar sayılırdı. Ama kararın bedeli, çoğu zaman sonradan ödenirdi.
Mehmet, bütün bu düşmanlığın içine doğmuştu.
Doğduğunda kimse ona bir şey anlatmamıştı. Ama büyürken bazı kelimelerin evde daha kısık sesle söylendiğini fark etmişti. Kuyulu da o kelimelerden biriydi.
O yüzden Mehmet, canavardan bahsedilince gülümserdi.
Canavar ne yapacağını belli ederdi.
İnsan etmezdi.
Sonbahar gelmişti .
Yaylaya çıkışların sonuna geliniyordu. Sabahlar daha sert, akşamlar daha erken kararıyordu.
Ve her sonbahar gibi,
suskunluk biraz daha ağırlaşıyordu.
Yaylaya çıkışların da sonuna geliniyordu. Sabah ayazı daha keskin, akşamlar daha çabuk kararıyordu. Sürü, artık yolu ezbere biliyordu; Mehmet de.
O sabah sürü yine gün ağarmasına yakın evden çıkıyordu.
Mehmet azık torbasını omzuna geçirmişti. Kepeneğini sırtına alırken bir an durdu. Damın ucunda Umman vardı. Elinde bir işi yoktu ama eli boş da durmuyordu; gözleri oğlundaydı.
Mehmet seslendi:
— Ana…
— Ha Memet?
Mehmet biraz durdu. Köy yerinde bazı sorular hemen sorulmazdı. Söylenmeden önce tartılırdı.
— Ana… ne yaptın o işi?
Umman bir an sustu.
Hangi iş olduğunu sormadı. Çünkü biliyordu. Ana dediğin, oğlunun aklından geçenin çoğunu sorulmadan anlardı.
— Hangi işi Memet? dedi yine de.
— Yav… işte… Esme işi.
Umman derin bir nefes aldı.
— Ha… dedi. Bugün gidip konuşcam.
Mehmet’in içi bir an ferahladı.
— Eyi olur ana, dedi.
Umman oğlunun yüzüne baktı.
Delikanlıydı artık. Çocuklukla adamlık arasındaki o ince çizgide duruyordu. Ana yüreği, o çizginin ne kadar keskin olduğunu iyi bilirdi.
— Hele sen mala mukayet ol, dedi. Gerisi Allah kerim.
Mehmet başını salladı.
— He ana.
Sürü kapıdan çıkarken çan sesleri yine ortalığı doldurdu. Köpekler havlamaya başladı. Umman damın başında bir süre dikildi. Çan sesleri ve köpek havlamaları uzaklaşana kadar yerinden kıpırdamadı.
Sonra içeri girdi.
İçeride yapılacak çok iş vardı. Ama o an Umman’ın aklı, yaylada değildi; bir kız evinin kapısındaydı.
Mehmet ise sürünün ardında yürürken düşüncelere dalmıştı.
“Harman sonu isteriz,” diye geçirdi içinden.
“Seneye de kuzu zamanı düğün ederiz.”
Sabahın ayazında kurduğu bu hayaller, içini ısıtıyordu.
Sürü yola alışmıştı. Çan sesleri birbirine karışıyor, köy arkada kalıyordu.
Mehmet’in aklı ise Esme’deydi.
BÖLÜM IV – Esme
Kadınların konuştuğu meseleler, erkeklerin bildiği meselelerden ağır olurdu.
Erkek, sonucu düşünürdü; kadın ise yolunu, önünü, arkasını, sözün nereye varacağını… Süreç uzadıkça yük artar, yük arttıkça dil dikkat isterdi. Umman bunu bilirdi. O yüzden Kezban’ın kapısına varırken adımlarını yavaşlattı. Acele, bu işin düşmanıydı. Köy yerinde kız meselesi aceleye gelmezdi; aceleye gelen, çoğu zaman dağılırdı.
Kezban’ın evi köyün biraz kıyısındaydı.
Kapısının önü süpürülmüş, eşiği yıpranmıştı. Bu, o eve çok girilip çıkıldığını gösterirdi. Kız evi, köyde böyle olurdu: eşiği aşınır, sözü çoğalırdı. Eşik aşındıkça dedikodu artar, dedikodu arttıkça ana temkinli olurdu.
Umman kapıyı vurdu.
Vuruşu sert değildi; duyulacak kadar ama ürkütmeyecek kadar. Çünkü kız evinde kapı, sadece tahta değildir; niyetin ilk sesidir.
— Kim o?
— Benim Kezban… Umman.
Kapı hemen açılmadı.
Bu da adettendi. Kadın, kapıyı açmadan önce misafirini tartar, niyetini ölçerdi. Sonra kapı gıcırdayarak aralandı.
— Hoş gelmişin Umman.
— Hoş bulduk, Allah ağız tadı versin.
İki kadın kapının önünde birbirini süzdü.
Bu süzüş, düşmanlık değildi; dikkatli bakıştı. Çünkü konuşulacak mesele, sıradan bir hal hatır meselesi değildi. Bir kelimeyle kurulup bir kelimeyle yıkılabilecek bir işti bu.
İçeri geçtiler.
Oda temizdi ama gösterişli değildi. Yer sofrası duvara yaslanmıştı. Köşede eski bir sandık duruyordu. O sandık, yıllardır açılıp kapanır, içine çeyiz konur, umut konur, bazen de suskunluk saklanırdı. Esme’nin çeyizinden birkaç parça vardı belki içinde; ama asıl ağır olan, sandığın taşıdığı beklentiydi.
Esme içerideydi.
Kapının aralığından görünmüştü Umman’ı. Başını eğmişti, elinde bir iş vardı ama kulağı kapıdaydı. Kız dediğin, kendi hakkında konuşulanı duymaz gibi yapar; ama tek kelimeyi kaçırmazdı. Çünkü köyde kızın kaderi, çoğu zaman o kelimelerin arasından çıkardı.
Kezban söze dolambaçlı girdi.
Kadınlar hedefe dosdoğru gitmezdi. Önce yolu yapar, taşı yoklar, sözü yumuşatırdı.
— Eee… Memet iyidir inşallah?
— İyidir, çok şükür. İş güç… sürü…
Bu kelimeler, karşılıklı yoklamaydı.
“İş güç” demek, “eli ekmek tutar” demekti.
“Sürü” demek, “boş adam değil” demekti.
Bir sessizlik oldu.
O sessizlik, lafın asıl yerine gelmesini bekleyen bir durak gibiydi.
— Bizim Memet büyüdü artık, dedi Umman.
— He… büyüdü. Gözümüzün önünde delikanlı oldu.
— Biz de dedik ki…
Umman sözünü biraz yuttu.
— Kısmetse… hani… Esme…
Esme’nin adı, odanın içinde bir an asılı kaldı.
İnsan adı bazen odanın havasını değiştirirdi.
— Esme daha küçük sayılır, dedi Kezban.
— Küçük ama… köy yerinde yaş belli olmuyor.
— Doğrudur…
— Memet nasıldır peki?
— İşini bilir. Kötü huyu yoktur. Mala bakar, eve bakar. Sözü birdir.
Kezban derin bir iç çekti.
Bu iç çekiş, hem kabul hem tereddüttü.
— Biz de Memet’i biliriz. Kötü çocuk değil. Amma…
— Amma işte… Kuyulu meselesi var.
İki kadın sustu.
Bu suskunluk, uzun sürdü. Çünkü ikisi de haklıydı.
Esme içeride dinliyordu.
Kalbi hızlı hızlı atıyordu ama yüzüne bir şey yansımıyordu. Mehmet’in adı geçince, sudan dönerken gülümsediği o an geldi aklına. Köyde bir delikanlıya gülmek hafiflik sayılırdı. Ama Esme o gün gülmüştü.
— Hele bi düşünelim, dedi Kezban.
— Düşünün. Harman sonu konuşuruz.
Kapı kapanmadı ama açılmadı da.
Umman çıkarken Esme’yle göz göze geldi. Kızın bakışında korku yoktu; merak vardı. Umman o bakışı içine yazdı.
Yaylada o sırada Mehmet bir taşın üstünde uzanıyordu.
Gökyüzüne bakıyor, bulutların şekline anlam vermeye çalışıyordu. İçinde adı olmayan bir huzursuzluk vardı. İnsanın adı olmayan huzursuzluğu, en tehlikelisiydi.
“Acaba ne derler?” diye düşündü.
“Sanki Esme’nin de bende gönlü var gibi…”
“Yoksa sudan dönerken niye gülümsesin?”
Güneş iyice yükselmişti.
Azık torbasını çıkardı, açtı. Anası üç yumurta haşlamıştı. Soğan, biber, peynir, gavete… Bir salkım da üzüm koymuştu.
Üzümden birkaç tane aldı.
Sonra elini çekti.
Hepsini tekrar toplayıp çıkın yaptı.
Nedense tadı kaçmıştı.
Sebebini bilmiyordu. İçine bir huzursuzluk çökmüştü.
— Hayır olsun, dedi kendi kendine.
Köyde felaketler çoğu zaman böyle başlardı.
“Hayır olsun” denirdi.
Sonra hayır olmazdı.
BÖLÜM V – Yayla ve Mavzer
Yaylada öğle vakti, insanın içini gevşetirdi.
Güneş tepeye çıktığında tehlike uzak sanılırdı. Kurt, ayazı severdi; insan da bu yüzden ayazdan korkardı. Öğle sıcağı ise insana güven verirdi. Mehmet de bunu bilirdi. Sabahın sertliğinden sonra gelen bu durgunluk, ona her zaman sanki dünya yerli yerindeymiş hissi verirdi. Ama köy yerinde güven, en çabuk kırılan duyguydu.
Mehmet yerinden doğruldu.
Sürüyü bir daha sayar gibi baktı. Koyunların sırtları güneşte parlıyordu. Kimi yatmıştı, kimi ağır ağır geziniyordu. Karnı doyan koyun, başını derde sokmazdı. Köpekler yerlerindeydi; biri dereye bakan yamaçta, biri sürünün tam ortasında, biri de yukarı tarafta taşların arasında. Kulakları dikti ama havlamıyorlardı. Köpek havlamıyorsa, ya hiçbir şey yoktu ya da çok şey vardı. Köy bilgisi böyle derdi.
Mehmet, bu düşünceyi içinden geçirdi ama adını koymadı.
İnsanın içine doğan şey, çoğu zaman dile gelmeden önce vücuda yayılırdı.
Aşağıya, derenin yanına indi.
Buz gibi sudan avuç avuç alıp yüzüne çaldı. Su, insanın aklını toplar sanılırdı; bazen de yalnızca uyandırırdı. Mehmet yüzünü kurularken içinden geçirdi:
“Acaba canavar mı dolanıyor?”
Ama canavar gelse köpekler çoktan haber verirdi. Kurt, sessiz gelmezdi. İnsan ise bazen sessiz gelirdi. Sessizliği huy edinmişti insan.
Yukarı doğru çıkarken aklına kardeşleri geldi.
“Seneye Halil’i de getireyim yanımda,” diye düşündü.
“O da alışsın. Ben düğün edersem biraz da o bakar sürüye.”
Köyde adamın geleceği, hep başkasının yükünü de hesaba katarak kurulur, yalnız kendine göre kurulmazdı.
Tam o sırada Akbaş yanına sokuldu.
Kuyruğunu sallıyordu. Mehmet eğildi, köpeğin başını okşadı. Elini ensesinde gezdirdi. Akbaş’ın tüyleri sıcaktı, canlıydı. Bu sıcaklık Mehmet’in içini bir an rahatlattı.
— İyi oğlumsun sen, dedi.
Ama o an Akbaş’ın gövdesi gerildi.
Kuyruğu indi. Kulakları daha da dikleşti. Boğazından ince bir hırıltı çıktı. Sonra birden fırladı, yukarı doğru koşmaya başladı.
Mehmet’in içi bir anda daraldı.
Bu daralma korkudan çok bilgiydi. Köyde insan, korkmadan önce bilirdi.
— Ne var Akbaş? Ne oluyor oğlum?
Koştu.
Taşlara takıldı, kepeneği savruldu. Yokuşu soluksuz çıktı. Yukarı vardığında gördüğü şey, gözünü bir an kararttı.
Başka bir sürü…
Çok da uzak değildi. Yayla genişti ama iki sürü, istemeden de olsa birbirine yaklaşmıştı. Ot ortaktı, su ortaktı; ama geçmiş ortak değildi.
İki sürünün köpekleri, birbirini görür görmez saldırdı.
Havlama, hırıltı, toz… Bir anda ortalık karıştı. Köpekler, sürü sahiplerinden önce karar verirdi. Çünkü köpek, köyün tarihini kokudan tanırdı.
Akbaş, öteki köpeğin boğazına yapıştı.
Diğeri kurtulmaya çalıştı. Toz yükseldi, koyunlar ürküp sağa sola dağıldı.
— Çekilin! Çekilin ulan! diye bağırdı Mehmet.
Ama köpek o anda Mehmet’i duymazdı.
Karşı yamaçtan bir adam göründü.
Mehmet önce seçemedi. Sonra kepeneğini, duruşunu tanıdı. Kuyulu’dan biriydi. Yaşı Mehmet’ten büyüktü. Yüzü sertti. Yürüyüşünde acele yoktu ama kararlılık vardı.
Elini beline götürdü.
O an zaman yavaşladı.
İnsanın hayatı bazen tek bir nefese sığardı.
— Dur! diye bağırdı Mehmet.
— Köpeği ayır! diye bağırdı karşıdakine.
Ama bağırmak, mermiye yetişmezdi.
Bağırmak yalnızca niyeti belli ederdi.
Kuyulu sürünün sahibi silahına davrandı.
Ve o an…
Bir mavzer sesi, dağların arasında defalarca yankılandı.
Ses yalnız havayı yarmadı.
Yaylayı yardı.
İki köyün arasındaki suskunluğu yardı.
Mehmet’in içini yardı.
Kuşlar havalandı.
Koyunlar dağıldı.
Köpekler bir an durdu.
Mehmet ne olduğunu hemen anlayamadı.
Dizlerinin bağı çözüldü.
Akbaş yere yığıldı.
Kan, taşın üstünde koyu bir leke gibi yayıldı.
— Akbaş… diye fısıldadı.
O an Mehmet’in eline silah ne zaman geçti, kimse bilmedi.
Silah vardı ama niyet yoktu.
Niyet yoktu ama olan olmuştu.
Sonrası karışıktı.
Bağırışlar, koşmalar, çağırmalar…
Ama o mavzer sesi, her şeyin üstüne çökmüştü.
Yayla artık eskisi gibi bir yer değildi.
Mehmet, o gün yayladan başka biri olarak indi.
BÖLÜM VI – Mahpusluk ve Kabulleniş
İnsanı mahpusa koyan, demir kapı değildi.
Demir kapı yalnızca kapanırdı; insanın içindeki kapı ise ağır ağır örtülürdü. Mehmet bunu ilk geceden anladı. Kapı kapandığında çıkan o tok ses, yalnız taş duvarlara çarpıp geri dönmedi; Mehmet’in göğsünde bir yere oturdu. Kalkmadı. Orada kaldı.
Tutuklama çabuk olmuştu.
Yayladaki mavzer sesi, jandarmanın defterine girmeden önce köyün diline düşmüştü. Mehmet neyi nasıl anlattığını tam hatırlamıyordu. Zaten köy yerinde anlatmak, çoğu zaman kaderi değiştirmezdi. Anlatılan dinlenir, ama yaşanan kalırdı.
Mahpushane soğuktu.
Taşı, Bağlıca’nın taşına benzemezdi. Köy taşı güneşi içine çekerdi; bu taş güneşi iterdi. Soğuk, duvardan değil; insanın içinden gelirdi. Mehmet ilk günler konuşmadı. Konuşursa bir şey kopacak sanıyordu. Susmak, kendini tutmanın tek yoluydu.
Koğuşta her çeşitten adam vardı.
Kimi kan davasından düşmüştü oraya, kimi bir anlık öfkeden, kimi de yanlış zamanda yanlış yerde olduğu için. Köyden gelenler, Mehmet’in hâlini bakışından anlardı. Şehirden gelenler bakar ama anlamazdı.
— Ne iş? diye sorduklarında kısa cevap verirdi:
— Yaylada oldu.
Kimse daha fazlasını sormazdı.
Köyden olan başını sallardı yalnızca.
Çünkü “yayla” kelimesi, birçok şeyi anlatmaya yeterdi. Yayla, hem açık yerdi hem kapalı kaderdi.
Geceleri Akbaş gelirdi aklına.
Başını okşadığı an… Kuyruğunu sallayışı… Sonra o ani sessizlik… Mehmet köyde hiç ağlamamıştı. Erkek adam ağlamaz derlerdi. Ama mahpushanede, kimse görmezken gözlerinden yaş aktığı olmuştu. O yaş, yalnız köpek için değildi. Yarım kalan her şey içindi. Esme içindi, yayla içindi, çan sesi içindi.
Zaman geçti.
Günler ayları itti önüne, aylar yılları. Mehmet’in yüzü değişti. Saçları döküldü, başının arkası açıldı. Bir hayli de kilo aldı. Ama yüzündeki çizgiler sertleşmedi. Mahpusluk kimini katılaştırırdı, kimini sakinleştirirdi. Mehmet sakinleşenlerdendi. Çünkü onun öfkesi, yaylada kalmıştı.
Devlet cezasını verdi.
Mehmet cezayı adalet diye tartmadı.
— Bu da bana düşen, dedi.
Köy insanı başına geleni çoğu zaman böyle kabul ederdi. Kabul etmek, yaşamayı kolaylaştırırdı. İtiraz etmek insanı tüketirdi.
Bir gün koğuş kapısı açıldı.
— Çıkıyorsun, dediler.
Mehmet o an sevindi mi, üzgün müydü, tam anlayamadı. Çünkü dışarıdaki hayat, bıraktığı hayat değildi artık. İnsan bazen özgürlüğe değil, tanıdıklığa sevinirdi.
Köye döndüğünde her şey tanıdıktı ama yabancıydı.
Yayla aynı yaylaydı belki ama sessizlik başka türlüydü. İnsanlar da öyleydi. Saçlar ağarmış, omuzlar çökmüştü. Selam verenler vardı ama gözünü kaçıranlar da. Köy, yaşananı unutmamıştı; sadece üstünü örtmüştü.
Halil büyümüştü.
Sürü artık onun elindeydi. Hasan delikanlı olmuştu. Umman’ın saçlarına ak düşmüştü. Sadettin daha da suskunlaşmıştı. Eskiden susmak otoriteydi; şimdi susmak yorgunluktu.
Akbaş yoktu.
Mehmet bunu zaten biliyordu. Ama köyde öğrenmek başka bir şeydi. Köpek, evin bir ferdi gibiydi. Yokluğu, evin sesini eksiltmişti. Bazı kayıplar, yoklukla değil; hatırlamakla acıtırdı.
Esme evlenmişti.
Başka bir köye gelin gitmişti. Mehmet’e kimse söylemedi. Köyde bazı haberler söylenmez, dolaşırdı. Mehmet bu haberi içine aldı. İçerlemedi. Çünkü kırılmak, artık ona ağır geliyordu. İnsan çok kırılınca sertleşmezdi; alışırdı.
Yıllar, Mehmet’e tek bir şey öğretmişti:
Hayat insana sormazdı.
Hayat ya verir ya alırdı.
Neyi ne zaman alacağını da söylemezdi.
Yirmi dört yıl demişlerdi bir zamanlar, ama af çıkmıştı .
On yılını almıştı hayat.
Gerisini zamana bırakmıştı.
Bir sabah yine erkenden kalktı.
Ayaz vardı. Kepeneğini sırtına aldı. Evden çıkarken kimseye bir şey söylemedi. Söylenecek söz kalmamıştı. Eski çanları eline aldı. Çanlar paslanmıştı ama sesi duruyordu. Ses, kolay kolay ölmezdi; insanın arkasından gelirdi.
Yaylaya çıktı.
Sürüsüz, köpeksiz, yalnız…
On yılını duvarlara bırakmış bir adamın yürüyüşü vardı adımlarında. Ama içi boş değildi. İnsan çok şey kaybedince, geriye ne kaldığını daha iyi anlardı.
Yaylanın en yüksek noktasına, sivriye vardı.
Durdu.
Bir zamanlar sürünün yayıldığı yamaca baktı.
Akbaş’ın koştuğu taşlara baktı.
Silah sesinin yankılandığı o boşluğa baktı.
Çanları yere bıraktı.
Rüzgâr esti.
Çanlar kendi kendine çalmaya başladı.
O ses, yılların içinden geçip geldi. Mehmet’in çocukluğundan, delikanlılığından, mahpusluğundan süzüldü. Bir ömür, bir çan sesi kadar kısaydı belki de. İnsan yaşarken uzun sanırdı; dönüp bakınca bir yankıdan ibaretti.
Mehmet göğe baktı.
Derin bir nefes aldı.
— Ben yaşadım, dedi kendi kendine.
Sesi ne meydan okur gibiydi ne de pişman.
— Acısıyla, hatasıyla, düşmanlığıyla… ama yaşadım.
Kimseye borçlu değil, kimseden alacaklı değil gibi söyledi.
O an gökyüzünde bir yıldız kaydı.
Mehmet gülümsedi.
Bir dilek tutmadı. Tutacak yaşı geçmişti.
Bu kez kimse vurulmadı.
Kimse bağırmadı.
Sadece rüzgâr vardı.
Kekik kokusu vardı.
Ve yayla, her şeyi olduğu gibi kabul etti.
Yayla ne suç sorar, ne hesap tutardı. Taş susar, rüzgâr eser, ot yeniden biterdi.