10. Bölüm — Hesabın Ağırlığı
Bazı sabahlar vardır, gece bitmiş sayılmaz.
Ateş sönse de duman kalır.
O sabah köy, yanmış bir gecenin ardından susarak ayakta duruyordu.
Sabahın serini, köyün üstüne demir gibi çökmüştü.
Kuşlar bile ötmedi o sabah.
Karakolun dumanı hâlâ tütüyodu.
Duman, olan bitenin unutulmasına izin vermezdi.
Bakmasan da bilirdin.
Köy, o dumanla uyanmıştı.
Mustafa meydanda durdu.
Elinde tüfek vardı ama sanki eli artık onu tutmaz olmuştu.
Silah hâlâ elindeydi.
Ama artık taşıdığı şey silah değildi.
Yapılanların yüküydü.
Efe uzaktan baktı, sessizce başını eğdi.
Bu eğiş saygı değildi.
Anlayıştı.
Dağda olanı, dağ bilirdi.
Bazı hesaplar silahla değil, suskunlukla görülürdü.
Bu suskunluk korkudan değildi.
Bitkinlikten de değildi.
İnsan bazen yaptığı şeyin ağırlığını sesle taşıyamazdı.
Mustafa ağır adımlarla evine yürüdü.
Kapı aralıktı, içerden sobanın çıtırtısı geliyodu.
O çıtırtı hâlâ bir hayat olduğunun işaretiydi.
Ama o hayat, dünden kalma değildi.
Ayşe ocak başında oturuyodu, sırtı dönüktü.
Omuzları hafif titriyodu, ağlıyor muydu, dua mı ediyodu belli değildi.
Kadınlar bazen ağlamazdı.
Çünkü ağlamak da bir rahatlamaydı.
Ayşe rahatlayacak hâlde değildi.
Kadın başını kaldırmadan sordu:
— “Geldin mi gari?”
Bu soru sadece “geldin mi” değildi.
“Sağ mısın”,
“dönebildin mi”,
“bu ev hâlâ ev mi” sorusuydu.
Mustafa’nın boğazı kurudu.
— “Geldim.”
Bu cevap kısaydı.
Uzunsa taşınamazdı.
Ayşe döndü, gözleri hem yaşlı hem ışıklıydı.
— “Köyü kurtardın mı?”
Bu soru zafer sormuyordu.
Bedeli soruyordu.
— “Kurtardık… ama huzuru değil.”
Bu söz bir bitiş değil,
bir başlangıçtı.
Kadın ayağa kalktı, ellerini Mustafa’nın göğsüne koydu.
— “Ben senden gurur duydum be Mustafa.”
Bu gurur bağırmadı.
Sessiz durdu.
Çünkü gerçek gurur, gösteriş sevmezdi.
— “Ben de senden, Ayşe.”
Bu cevap eşitti.
Yük de, duruş da.
Sessizlik çöktü.
Rüzgâr esti, soba hışırdadı.
Dışarısı çağırıyordu.
İçerisi tutuyordu.
Mustafa kapıya baktı, sonra dağa:
— “Gitmem gerek.”
Bu cümle karar değildi.
Zaten verilmiş kararın söylenişiydi.
Ayşe başını eğdi:
— “Git. Ev dediğin, bekleyenle olur. Ben burdayım.”
Bu sözle Ayşe tutmadı.
Ama bırakarak bağladı.
Mustafa dışarı çıktı.
Arkasına dönmedi.
Dönseydi kalırdı.
Kalırsa yol yarım kalırdı.
Ayşe kapının eşiğinde kaldı.
Gözü ufka dikildi, dudakları kıpırdadı:
“Sağ dön Mustafa… Bu sefer gerçekten sağ dön.”
Bu dua söylenmedi.
Ama dağ duydu.
Çünkü dağ, sessiz duaları iyi bilirdi.
11. Bölüm — Dağların Hatırası
Dağlar hatıra tutardı.
İnsanlar unuturdu ama taş unutmazdı.
Bir yerde çok söz söylenmişse, çok kan dökülmüşse,
dağ orayı sessizliğine yazar, yıllarca saklardı.
Sabah güneşi ağır ağır dağların belini okşuyodu.
Toprak barut kokusunu saklamaya çalışsa da rüzgâr unutmuyodu.
Rüzgâr unutmuyorsa,
hiçbir şey gerçekten bitmiş sayılmazdı.
O koku, dün gecenin değil,
yaklaşan günlerin kokusuydu.
Mustafa yamacın başında durdu.
Aşağıda köy görünüyodu; evler yanık ama duman yoktu artık.
Dumanın gitmesi, yaranın kapandığı anlamına gelmezdi.
Sadece kanamanın durduğunu gösterirdi.
Efe arkasında durdu, bastonuna dayanmış.
Bu duruş yorgunluktandı.
Ama yorgunluk, bırakmak demek değildi.
Sadece yükün ağırlaştığını söylerdi.
— “Köy kurtuldu,” dedi, “ama iş bitmedi be evlat.”
Bu sözle hikâye kapanmadı.
Genişledi.
Mustafa başını salladı:
— “Bilirim Efe. Her köy, aynı köy artık. Her zulüm, aynı zulüm.”
Bu söz, bir köyün sözü değildi.
Bir çağın sözüdür.
Cebinden kırmızı bezi çıkardı, o Ayşe’nin mendilini.
Yıpranmıştı ama hâlâ kırmızıydı.
Bazı renkler solmazdı.
Çünkü hatırayla beslenirdi.
Bir taşın altına koydu:
— “Ben dönemesem bile rengi solmasın.”
Bu söz vedaya benzemiyordu.
Ama dönüş ihtimalini de taşımıyordu.
Efe derin bir nefes aldı:
— “Bir kere dağa çıkan, ovaya inemez artık.”
Bu bir kural değildi.
Bir sonuçtu.
Mustafa gülümsedi:
— “Ova dar gelir be Efe. İnsan bir kere adaletin neye benzediğini görsün, başka nefes alamaz.”
Bu söz, bir gencin heyecanı değildi.
Bir insanın öğrendiği şeydi.
Efe bastonuyla toprağa vurdu.
— “Yola devam bre… Daha çok köy var, çok dert.”
Toprak bu vuruşu duydu.
Dağ bunu işaret saydı.
Mustafa bir daha köye baktı.
Uzakta Ayşe’nin evi seçiliyodu; beyaz duvarlı, önünde tek ağaç…
Bu bakış uzun sürmedi.
Ama içerde kaldı.
Sonra döndü, dağa yürüdü.
Rüzgâr arkasından esti, izini toprağa gömdü.
Dağ, kendi yolcusunun izini saklardı.
Çünkü o iz, yarın başkalarına yol olurdu.
Dağlar sessizliğe büründü ama o sessizlikte bir yankı vardı:
“Bir halkın sesi… adalet için dağa çıkanların yankısı.”
Bu yankı bağırmazdı.
Ama susmazdı da.
12. Bölüm — Çolak Efe’nin Doğuşu
Zaman dağda başka akar.
Yıllar geçer ama dağın hafızası eskimez.
İnsanlar yaşlanır, isimler değişir,
ama adalet arayışı aynı yerde durur.
Yıllar geçti bre… Dağların sesi eskimedi.
Hacı Efe yaşlandı, kolundan kurşun yedi, yürüyemez oldu.
Ama adı, her dağın taşında yankılanıyodu hâlâ.
Yaşlanmak burada geri çekilmek değildi.
Sadece gölgenin uzamasıydı.
Dağ, eski efesini kenara koymazdı;
onu hatıraya dönüştürürdü.
Yeni bir efe çıktı:
Tek kollu, ama yürekli.
Adını “Çolak Efe” koydular.
Dağda lakap, insanın eksikliğinden değil,
dayanabildiği yerden gelirdi.
Kol eksikti ama duruş tamdı.
Bir kolunu çatışmada bırakmış, ama yüreğini hiç bırakmamış.
Bazı kayıplar insanı küçültmezdi.
Aksine, herkesin görebileceği hâle getirirdi.
Hacı Efe, kulübesinde onu alnından öptü:
— “Toprak kimin kanıyla sulanırsa, o toprağın sahibi odur,” dedi.
Bu söz öğüt değildi.
Mirasın tarifiydi.
Çolak Efe’nin yanında Hüseyin,Mestan, Kadir’in oğlu İlyas, bi’ de Aydın cephesinden kaçıp gelen Memet vardı.
Bu adamlar bir araya tesadüfen gelmemişti.
Her biri başka bir yerden,
aynı yere düşmüştü.
Hepsi birer hatıraydı, ama o hatıralar yeni bir devrin kapısını aralıyodu.
Hatıra burada geçmiş demek değildi.
Hatıra, taşınan şeydi.
Çolak Efe, hem eski düzenin yasasını bilirdi, hem de yeni günün aklını.
Bu ikisini bir arada tutmak zordu.
Ama dağda zor olan, doğru olandı.
Ve o gün, dağ bir kere daha adaletin yurduna dönüyodu.
Bu dönüş ilk değildi.
Ama son da olmayacaktı.
Yazı Sonu:
Devam edecek…
Okuyanlara selam olsun.