13. Bölüm — Dağda Karşılaşma
Dağ bazen insanları karşılaştırmak için değil,
yolları karşı karşıya getirmek için durdururdu.
Sis iner, görüş daralır,
kim kimdir, hangi yükle gelmiştir ortaya çıkarırdı.
Dağın yamacından sis iniyodu ,
çalıların arasından üç gölge geçti.
Önde Mustafa, arkasında Dursun’la Süleyman.
Bu yürüyüş acele değildi.
Ama kararsız da değildi.
Dağda yavaş yürüyen, nereye gittiğini bilen olurdu.
Rüzgâr, çam kokusunu önlerine savuruyodu.
Bu koku, dağın nefesiydi.
İnsan onu içine çekti mi,
artık düz ovada rahat edemezdi.
Birden bir ses geldi karanlıktan:
— “Tetiğe dokunma delikanlı! Soğuk demir ısınmaz öyle!”
Bu ses sertti ama düşman değildi.
Uyarıydı.
Dağ, önce uyarırdı.
Mustafa hemen durdu.
Durmak burada korkmak değildi.
Denge almaktı.
Ağaçların arasından biri çıktı — bir kolu yoktu, gömleğin kolu düğümlenmişti.
Ama gözleri yanardı, sanki iki kor parçasıydı.
Eksik olan kol değil,
fazla olan tecrübeydi.
— “Sen kimsin bre?” dedi Mustafa.
Bu soru meydan okumuyordu.
Tanımak istiyordu.
Adam hafifçe gülümsedi, dudak kenarında yara izi parladı.
— “Benim adımı duymuşsundur. Derler ki, dağlar tek kolluya selam durur. Ben Çolak Efe’yim.”
Bu tanıtım övünme değildi.
Dağın verdiği bir isim,
sahibi tarafından sade söylenirdi.
Dursun hemen diz çöktü:
— “Selam olsun sana Efe’m!”
Gençler çabuk eğilirdi.
Çünkü büyük yükle karşılaşınca,
beden önce saygı gösterirdi.
Çolak Efe elini kaldırdı:
— “Hele durun be uşağım, selamı çok atarsan dağ uğrunu unutur.”
Dağda saygı sessiz olurdu.
Fazlası, insanı yolundan ederdi.
Mustafa öne çıktı:
— “Ben Mustafa. Hacı Efe’nin yanındaydım evvel.”
Bu isim bir kapıydı.
Açılınca geçmiş görünürdü.
Çolak Efe’nin yüzü ciddileşti.
— “O eski çınar ha… Onun yüreği hâlâ buraları ısıtır.
Şimdi sen mi taşırsın o gölgeyi bre?”
Bu soru yük sorusuydu.
Gölge taşımak kolay değildi.
Mustafa içini çekti:
— “Bilmem Efe… Benim gölgem kısa, ama niyetim doğru.”
Bu cevap iddia değildi.
Kendi yerini bilmenin sözüdür.
Çolak Efe başını eğdi, gülümsedi:
— “Heh işte! Dağ adamı niyetiyle yaşar zaten.”
Dağda niyet,
silah kadar belirleyiciydi.
Sonra elindeki bıçağı toprağa sapladı:
— “Bu dağda üç yasa var bre delikanlı.
Bir: Zeybek yalan söylemez.
İki: Eline, beline, diline sahip olursun.
Üç: Dağdan inenin yüreği köyde kalmaz!”
Bu yasalar yazılı değildi.
Ama çiğnenirse dağ unutmuyordu.
Mustafa dinledi, gözleri parladı:
— “Anladım Efe. Bizim derdimiz şan değil, adalet.”
Bu söz, iki yolun birleştiği yerdi.
Şan kısa sürerdi,
adalet uzun yol isterdi.
Efe elini onun omzuna koydu:
— “O laf var ya… tam dağ lafı. Artık bizdensin be Mustafa!”
Bu kabul sessizdi.
Ama geri dönüşsüzdü.
Tam o sırada uzaklardan kurşun sesi yankılandı.
Dağ, boşuna ses çıkarmazdı.
Bir şey başlıyordu.
Çolak Efe başını çevirdi, kaşlarını çattı:
— “Hazırlanın uşağım! Karakolun öküzleri bizim buğdayla semirmiş. Gidip hesabı soralım gari!”
Bu çağrı yağma için değildi.
Hesap içindi.
Dağda hesap sorulunca,
yer yerinden oynardı.
14. Bölüm — Zeybek Yasası
Yasa her yerde yazılı olmazdı.
Dağda yasa, yaşanarak öğrenilirdi.
Kim nerede duracağını bilirse,
o dağ onu taşırdı.
O gece ay, dağın yamacına süt gibi dökülmüştü.
Çolak Efe’nin çetesi sessiz yürüyodu; Mustafa en önde, Dursun hemen ardında.
Sessizlik burada korku değildi.
Sessizlik, kararın kesinliğiydi.
Dağda yürüyenler, ayak seslerini değil,
niyetlerini gizlerdi.
Aşağıda derenin kıyısında karakolun ışıkları pırıl pırıl yanıyodu.
Işık uzaktan bakana güven verir gibi dururdu.
Ama dağdan bakan, o ışığın neyi sakladığını bilirdi.
Efe elini kaldırdı:
— “Hele dinleyin bre yiğitler… Dağ kanunu der ki:
Mallar köylünündür! Kim el koyarsa gâvurla birdir.
Şimdi sessiz olun, işinizi temiz görün.”
Bu söz bir nutuk değildi.
Hatırlatmaydı.
Dağda hatırlatılan yasa,
unutulduğu için değil,
çiğnenmesin diye söylenirdi.
Mustafa, Dursun’a döndü:
— “Sen feneri indir gari.”
Bu cümle kısaydı.
Ama gecenin yönünü değiştirecek kadar ağırdı.
— “Heh, merak etme bre, indiriveririm.”
Bu cevapta acele yoktu.
Dursun ne yapacağını biliyordu.
Bir taş yuvarlandı, nöbetçi döndü ama geç kaldı.
Taşın yuvarlanmasıyla birlikte,
gece kararını verdi.
Mustafa fırladı, tüfeği dayadı:
— “Kımıldama be, bu gece adaletin nöbetindeyiz!”
Bu söz tehditti.
Ama daha çok hatırlatmaydı.
O gece nöbet değişmişti.
Karakolun kapısı açıldı, bağrışmalar koptu.
Bağrışma düzenin bozulduğunu gösterirdi.
Düzen bozulunca, gerçek görünürdü.
Çolak Efe tek koluyla tabancasını kaldırdı, göğe ateş etti:
— “Korkmayın ulan! Biz hırsız değiliz!
Köylünün buğdayını geri almaya geldik!”
Bu ses göğe atıldı.
Yere değil.
Çünkü bu işin muhatabı gökyüzü değil,
vicdandı.
Zaptiyeler şaşırdı, kimse karşı koyamadı.
Şaşkınlık bazen en büyük yenilgiydi.
Çünkü karşı koyacak zaman bırakmazdı.
İçeriden buğday çuvalları taşındı.
Bu çuvallar sadece buğday değildi.
Aylarca tutulan emekti.
Mustafa birini sırtladı, derenin kenarına dizdi.
Bu taşıma güç gösterisi değildi.
İade işiydi.
Ay ışığında o çuvallar beyaz beyaz parladı.
Beyazlık saflıktan değil,
geceye meydan okumaktan geliyordu.
Rüzgâr esti, buğdayın kokusu yayıldı.
Toprak kokuyu tanıdı.
Bu koku yabancı değildi.
Efe, dumanın içinden gülümseyip dedi:
— “Hele bakın bre, toprak kokusuna!
Bu koku, memleketin ta özü!”
Bu söz gurur değildi.
Tanımaydı.
Memleket bazen bir kokuya sığardı.
Mustafa döndü:
— “Efe, şimdi ne olacak?”
Bu soru sonu sormuyordu.
Devamı soruyordu.
Efe gözlerini kıstı:
— “Ne olacak bre… Biz dağlı değiliz artık, millet olduk!”
Bu cümleyle iş büyüdü.
Artık mesele dağ meselesi değildi.
Sabah olunca köyün önüne on yedi çuval buğday bırakıldı.
Bu bırakma gizli değildi.
Ama gösterişli de değildi.
Kadınlar kapılarını açtı, gözlerine inanamadı.
Bu şaşkınlık sevinçten çok,
inanamamaktandı.
Ayşe elini ağzına götürdü, sessiz ağladı.
Bu ağlayış taşkın değildi.
İçten içe çözülen bir düğümdü.
Kapısında o kırmızı bez hâlâ dalgalanıyodu.
Bez duruyordu.
Çünkü beklenen hâlâ sürüyordu.
15. Bölüm — Aydın’a Giden Yol
Haber dağa geldi mi, dağ yerinde durmazdı.
Çünkü bu dağ, sadece taş değildi;
yoldu, geçitti, bellekti.
Aydın’dan gelen haber,
efelerin yurduna uzanan bir el gibiydi.
Gün döndü, dağların üstünü duman kapladı.
Aydın’dan haber kötüydü: gâvur köye girmiş, ocakları yıkmıştı.
Bu haber yeni değildi.
Ama yakına gelmişti.
Ocak yıkılması, yalnız ev yıkılması demek değildi;
soy sopun, hatıranın, yerin yurdun dağıtılması demekti.
Çolak Efe haritayı yere serdi, Mustafa’ya döndü:
— “Bak bre, buraları almışlar.
Ama şu ova var ya, hâlâ bizim elimizde.
Orda direniriz, orda düşman gömülür!”
Bu harita kâğıt değildi.
Toprağın üstüne çizilmiş bir kaderdi.
Her çizgi, bir köyün nefesiydi.
Mustafa eğildi, parmağını haritaya bastı:
— “Bizim köy şurda, Aydın’a yakın.
Kadınlar orda kalırsa perişan olur.”
Bu söz askerî değildi.
İnsandı.
Çünkü savaş, önce geride kalanları vururdu.
Efe’nin sesi gür çıktı:
— “O vakit kadın da er gibi duracak bre!
Bu toprak, hem erkeğin hem kadının vatanı!”
Bu söz hamaset değildi.
Bir mecburiyetin ilanıydı.
Çünkü düşman ayırmazdı:
ne kadın derdi, ne çocuk.
Dağda bir hareket başladı.
Tüfekler gözden geçirildi,
fişekler sayıldı,
yaralar sarıldı.
Efeler sadece kendilerini değil,
bir halkın direncini hazırlıyordu.
Dağdan inerken kimse konuşmadı.
Her biri bilirdi: o ovada artık kurşun değil, kader konuşacaktı.
Sessizlik burada korku değildi.
Bu sessizlik,
neyle karşılaşılacağını bilmenin sessizliğiydi.
Aydın yolu uzundu,
ama dönüşü yoktu.
Yazı Sonu:
Devam edecek…