7. Bölüm — Çoban Mehmet’in Yolu
Bazı geceler vardır, köy uyumaz.
Işıklar sönse bile düşünceler ayakta kalır.
O gece köyde herkes yatağındaydı ama kimse dinlenmiyordu.
Çünkü sabahın ne getireceği belliydi.
O gece köyde nefes almak bile zordu.
Hatçe, Ayşe’nin yanında oturuyordu.
Zaptiyenin tehdidi hâlâ kulaklardaydı:
“Yarın sabaha kadar…”
Bu söz saat gibi çalışıyordu.
Her saniye, köyün içinden bir parça koparıyordu.
Ayşe fısıldadı:
— “Hatçe abla, dağa haber gitmeli. Kim götürür?”
Bu soru sorulurken, cevap çoktan belliydi.
Ama adını söylemek, yükü birinin omzuna koymaktı.
Hatçe düşünmeden dedi:
— “Çoban Mehmet gider.
Sürüsünü dağın eteğine salar, kimse şüphelenmez.”
Hatçe’nin bu kadar çabuk cevap vermesi boşuna değildi.
Köyde kimin sessiz, kimin dayanıklı olduğu bilinirdi.
Ayşe başını salladı.
Bu baş sallayış, karardan çok kabuldü.
Çünkü başka yol yoktu.
Bir bez parçası aldı, mürekkep bulaşmış kalemle yazdı:
“Zaptiyeler köye indi.
Yüzbaşı dedi ki: Mustafa’yı getirmezseniz evleri yakacak.”
Bu yazı güzel yazı değildi.
Ama acele yazılmış gerçekti.
Bezi iki parça ekmeğin arasına koydu.
Ekmek, köyde en güvenilir saklama yeriydi.
Kimse ekmeği aramazdı.
Sabah olunca Mehmet geldi.
Mehmet erken gelirdi.
Çünkü çobanlık sabahla başlardı ama yükü geceden alırdı.
Ayşe ekmeği uzattı, sadece göz göze geldiler.
Bu bakışta söz yoktu.
Çünkü söz olursa, yük ağırlaşırdı.
— “Giderim,” dedi Mehmet kısa.
Bu “giderim” uzun açıklama istemezdi.
Çobanlar az konuşur, çok taşırdı.
O gün ikindide, koyunlarını alıp çıktı.
Sis bastı, dağa karıştı.
Sis burada saklayıcıydı.
Dağ, kendi adamını gizlerdi.
Ayşe arkasından baktı, göğsünde bir dua:
— “Gitsin… Gitsin de sağ dönsün.”
Bu dua sadece Mehmet için değildi.
Dağa çıkan herkes içindi.
8. Bölüm — Dağa Haber
Dağa giden yol dümdüz değildi.
Ama zorluk yolun kendisinde değil, insanın taşıdığındaydı.
Mehmet’in omzunda silah yoktu; ama köyün kaderi vardı.
Sabahın ilk ışığında dağ yine sis altındaydı.
Mehmet, koyunlarını önüne katıp yürüyordu.
Ayağındaki çarık taşta ses çıkarıyor, kalbi tıkır tıkır atıyordu.
Bu tıkırtı korkudan değildi.
Zamandı.
Zaman, Mehmet’in içinden yürüyordu.
Birden, uzaktan nal sesleri duyuldu.
Zaptiyelerdi.
Bu ses, dağda yankılanmazdı.
Çünkü yankı, düşmanı ele verirdi.
Mehmet sürünün içine çömeldi, rüzgârla nefesini tuttu.
Atlılar geçti, toz kaldı.
Toz geçerdi ama iz kalırdı.
Dağ, izi unutmazdı.
Biraz bekledi, sonra dağa tırmandı.
Beklemek bazen yürümekten daha tehlikeliydi.
Ama acele eden, dağda uzun kalamazdı.
Yokuşun yarısında bir gölge önünü kesti.
Elini bıçağa attı ama tanıdık bir ses geldi:
— “Dur hele bre, eline bıçak yakışmaz!”
Bu ses sert değildi.
Ama buyurgandı.
Dağda tanıdık ses, can demekti.
Ağaçların arasından kara kaşlı Hasan çıktı.
— “Nereye?”
Bu soru yol sormuyordu.
Niyet soruyordu.
— “Köyden haber getirdim.”
— “Ne haberi?”
Haber, dağda ağır taşınırdı.
Çünkü her haber bir hareket başlatırdı.
— “Zaptiyeler köyü basacak. Mustafa’yı isterler, yoksa köyü yakacaklar.”
Bu söz dağda asılı kaldı.
Taş gibi.
Herkesin sırtına aynı anda bindi.
Hasan’ın kaşı çatıldı.
— “Gel benimle. Efe duymalı bunu.”
Dağda karar tek kişilik olmazdı.
Ama haber tek ağızdan girerdi.
Birlikte yürüdüler.
Mağaranın önünde ateş yanıyordu.
Ateş burada ısıtmazdı.
Toplar, birleştirirdi.
Mustafa tüfeğini temizliyordu.
Bu temizlik sıradan değildi.
İnsan bazen silahını değil, kendini hazır ederdi.
Mehmet ekmeği uzattı, içinden bezi çıkardı.
Mürekkep dağılmış ama yazı okunuyordu.
Gerçek dağılınca kaybolmazdı.
Daha görünür olurdu.
Mustafa’nın yüzü karardı, gözleri parladı.
Bu iki hâl çelişmezdi.
Dağ adamında karar, karanlıkla ışığı aynı anda getirirdi.
— “Efe,” dedi, sesi taş gibi,
— “Bizim köye dönme vaktidir.”
Bu söz bir çağrı değildi.
Bir hesap kapatma niyetiydi.
Efe bastonuna dayanıp baktı:
— “Öfkeyle gidenin yolu uzun olmaz be evlat.”
Bu söz tecrübeydi.
Ama tecrübe her zaman son söz olmazdı.
— “Bu öfke değil Efe… Bu borç.”
Borç, dağda en ağır kelimeydi.
Çünkü ödenmeden rahat bırakmazdı.
Rüzgâr dağdan esti, Ayşe’nin duasını getirdi sanki.
Dağ bazen dua taşırdı.
İnsan fark etmeden.
Efe başını salladı:
— “Peki o vakit, akşam olmadan hazır olun!”
Bu sözle dağ hareketlendi.
Sessizlik yerini hazırlığa bıraktı.
9. Bölüm — Köye Dönüş
Dağdan inmek, dağa çıkmaktan zordu.
Çıkarken insan arkasını bırakırdı,
inerken yüzleşmeye giderdi.
O akşam efeler dağdan sadece köye değil,
hesabın ortasına iniyordu.
Akşam vaktiydi … Dağ, üstüne yorgun bir yorgan çekmiş gibiydi.
Çamların hışırtısı, kurşun gibi ağırdı.
Dağ susuyordu.
Ama suskunluk, fırtına öncesi gibiydi.
Mustafa tüfeğini omzuna taktı, Hacı Efe yanındaydı.
Aşağıda köyün kandil ışıkları pırıl pırıl yanıyodu.
O ışıklar umut değildi sadece.
Aynı zamanda hedefti.
Yanarsa, köy yanardı.
Efe derin bir nefes aldı:
— “Unutma bre evlat, biz yakmaya değil, kurtarmaya gidiyoruz.”
Bu söz bir uyarıydı.
Dağdan inen her efe, ne için indiğini hatırlamak zorundaydı.
Mustafa’nın sesi tok çıktı:
— “Biliyorum Efe… Ama yakmak isteyenin yüreği yanmalı önce.”
Bu söz öfke taşımıyordu.
Bu söz, adalet ölçüsüydü.
Efeler sessiz yürüdü, toprak ayak altında inledi.
Toprak her adımı kaydederdi.
Kim niyetle yürüdüyse, izi öyle kalırdı.
Köy meydanına geldiklerinde ortalık kupkuru.
Ne bir nefes, ne bir köpek sesi.
Kapılar kapalı, yürekler kilitli.
Köy, kendini içeri çekmişti.
Bekliyordu.
Mustafa bir pencereye baktı; kendi eviydi o.
Ayşe’nin yüzü geldi aklına, saçına düşen sabah ışığıyla birlikte.
Gözünü kırpmadı.
Bu bakış, dönmekle dönmemek arasındaki ince çizgiydi.
Tam o sırada karakol tarafında bir bağrışma, bir kurşun sesi patladı.
— “Kim var orda!”
Bu sesle gece yarıldı.
Artık gizlenmek bitmişti.
Karanlık yarıldı, ateş çaktı.
Efe bağırdı:
— “Siper alın bre! Hadi, Allah ne verdiyse!”
Bu bağırış dağdan gelen bir sestir.
Dağ sesi, geri çekilmez.
Kurşunlar yağmur gibi indi, toprak kükredi.
Toprak, üstüne düşeni unutmazdı.
Ama kimin attığını da bilirdi.
Kadınlar evlerin içinde dua ediyodu, çocuklar ağlamıyodu bile; sanki nefesleri bile korkudan donmuştu.
Bu sessizlik korkunun en derin hâlidir.
Çocuklar sustu mu, köy susmuş sayılırdı.
Efe gözleriyle Mustafa’yı buldu:
— “Evlat, yüzbaşı senin işin!”
Bu bir emir değil, bir teslimdi.
Hesap, sahibine bırakılıyordu.
Mustafa başını salladı.
Karakol evine koştu, kapıyı tekmeyle açtı.
Bu kapı çoktan kırılmıştı aslında.
Sadece şimdi sesi çıkıyordu.
İçerde kandil yanıyodu, yüzbaşı elini beline attı.
Bu an, kurşunla bitebilirdi.
Ama bitmedi.
Ama Mustafa tetiğe gitmedi.
— “Bize yaptıklarını hatırlıyon mu?” dedi.
Bu soru silahtan ağırdı.
Çünkü cevap yoktu.
Yüzbaşı sustu.
Korku düzeni, sessizlikte çökerdi.
— “Seni vurmam,” dedi Mustafa. “Seni bu köylüler yargılayacak.”
Bu sözle hesap kişisel olmaktan çıktı.
Köye bırakıldı.
O sırada dışarıda bir patlama, bir çatı çöktü.
Karakol alev aldı.
Ateş yakmak için değil,
eski düzeni yakmak için yanıyordu.
Mustafa dışarı fırladı; Efe’nin adamları zaptiyeleri püskürtmüştü.
Köy kurtulmuştu ama ortalık ateş içindeydi.
Kurtuluş sessiz gelmezdi.
Ardında duman bırakırdı.
Ayşe, evinin önünde durmuş, elleri dua etmiş, gözleri Mustafa’yı arıyodu.
Bu bakış, bütün gecenin yükünü taşıyordu.
Karanlıkta birbirlerini gördüler.
Ne ses, ne söz…
Yalnız yılların sessizliği, aralarından rüzgâr gibi geçti.
Bu karşılaşma konuşmayla bozulurdu.
O yüzden susuldu.
Sabah olduğunda karakol kül olmuştu.
Köy ayaktaydı ama kimse “kazandık” demedi.
Çünkü herkes bilirdi, bu daha başlangıçtı.
Zafer denilen şey, burada söylenmezdi.
Çünkü bedel henüz bitmemişti.
Yazı Sonu:
Devam edecek…
Okuyanlara selam olsun.