16. Bölüm — Aydın Cephesi
Savaş sabah sessiz başlardı.
Davul çalmaz, bayrak açılmazdı.
Toprak, olup biteni önce kendi içine çekerdi.
O sabah sis, ovayı örtmüş,
kimsenin yüzünü kimseye göstermiyordu.
Savaş sabahı sis çökmüştü.
Mustafa tüfeğini omzuna taktı, köyün sırtından aşağı baktı.
Bu bakış, vedaya benzemiyordu.
Ama dönüş ihtimalini de taşımıyordu.
İnsan savaş yerine inerken,
arkasında bıraktığını daha net görürdü.
Köyde kadınlar dua ediyodu, çocuklar taşlara oturmuş bekliyodu.
Beklemek burada pasiflik değildi.
Beklemek,
sonucun içinde olmayı kabul etmekti.
Ayşe harman yerinde durdu; elinde o kırmızı mendil.
Bu mendil işaret değildi.
Ama herkes onun ne anlama geldiğini biliyordu.
Dağa gidenin gözü,
ovada kalanın elindeydi.
Mustafa gözlerini kapadı, Efe’ye baktı:
— “Hazırız be Efe.”
Bu söz aceleyle söylenmedi.
Hazırlık bitmişti.
Artık beklemek yoktu.
Çolak Efe’nin gözleri ufka dikilmişti:
— “Yürüyün bre yiğitler!
Bugün dökülen kan, yarının toprağına can olacak!”
Bu söz bağırarak değil,
yüreğe basarak söylenmişti.
Çünkü herkes biliyordu:
kan toprağa karışınca,
toprak artık eski toprak olmazdı.
Bağırdılar hep bir ağızdan:
— “Dağlar bizimdir, vatan bizimdir!”
Bu ses ovaya yayıldı.
Sis titreşti.
Sanki toprak,
ilk defa kime ait olduğunu duydu.
Kurşunlar yağdı, toprak titredi.
Toprak titrerken,
üstündekiler ayakta durmaya çalıştı.
Kim düştü, kim kaldı
o an sayılmazdı.
Dursun omzundan vuruldu, Mustafa yanına koştu.
— “Dayan gardaş, dayan!”
Bu söz umut vermiyordu.
Paylaşmaktı.
Acıyı yalnız bırakmamaktı.
Dursun gülümsedi, dudak kenarından kan aktı:
— “Beni bırak be Mustafa… Senin yolun uzun.”
Bu cümle,
bir insanın kendi payına düşeni teslim etmesiydi.
Kısa ve ağırdı.
Son sözü buydu.
Dağda son söz uzatılmazdı.
Çünkü devam edenler taşıyacaktı.
Mustafa gökyüzüne baktı, tüfeğini sıktı, ileri atıldı.
Bu ileri atılış öfke değildi.
Yerine geçmeydi.
Düşenin bıraktığı yer dolduruluyordu.
O an gök, dağla birleşmişti sanki.
Savaş bazen böyle olurdu.
Yerle gök ayırt edilmezdi.
Savaş bittiğinde düşman çekildi.
Aydın kurtulmuştu ama Efe yaralıydı.
Kurtuluş temiz olmazdı.
Ardında eksik bırakırdı.
Çolak Efe yere oturdu, Mustafa’ya baktı:
— “Artık kumandan sensin bre Mustafa.”
Bu söz mirastı.
Ama sevinç taşımazdı.
— “Ben mi Efe?”
Bu soru şaşkınlıktı.
Ağırlığı fark etme anıydı.
— “He ya… Benim kolum yok ama senin yüreğin var.
Bu toprak sana emanet.”
Emanet edilen şey toprak değildi yalnızca.
İnsanlardı.
Hatıralardı.
Yarınlardı.
Efe başını taşa dayadı.
Gözlerini kapadı, rüzgâr esti.
Rüzgâr burada ağıt değildi.
Devam çağrısıydı.
Dağ, onu sessizce bağrına aldı.
Dağ, kendi adamını
hep sessiz alırdı.
17. Bölüm — Köy Kadınları
Savaş yalnız cephede olmazdı.
Cephede kurşun konuşur,
köyde hayatın kendisi.
Erkekler gidince köy susmazdı;
yük el değiştirirdi.
Köy meydanı o sabah doluydu …
Erkeklerin çoğu cephedeydi ama köy susmadı.
Susmamak bağırmak demek değildi.
Susmamak, ayakta kalmak demekti.
Kadınlar toplanmıştı harman yerinde, ellerinde yaba, dirgen, kazma ne varsa.
Bu aletler silah değildi.
Ama gerektiğinde silah gibi tutulurdu.
Çünkü savunulan şey evdi,
ocaktı, çocuktu.
Ayşe en önde duruyodu.
Başında kara yazma, elinde o kırmızı bez.
Kara yazma yas değildi.
Tedbirdi.
Kırmızı bez işaret değildi;
hatırlatmaydı.
Gözleri bir an bile kırpmadan dağa bakıyodu.
O bakış,
“gidin” demiyordu.
“dayanın” diyordu.
— “Gâvur gelirse,” dedi gür sesiyle,
“korkmayın ha!
Ev yıkılır, taş kalır; taş yıkılır, toprak kalır.
Ama insan yüreğini kaybederse, vatan kalmaz!”
Bu söz bir nutuk değildi.
Gündelik hayatın içinden çıkmış bir gerçekti.
Kadınlar vatanı,
duvarla değil,
yürekle tutardı.
Kadınlar hep bir ağızdan bağırdı:
— “Yaşasın vatan! Yaşasın Mustafa’mız! Yaşasın Efe’miz!”
Bu ses dağa çarptı.
Dağ geri göndermedi.
Sakladı.
O ses, dağın yamacına kadar ulaştı.
Sanki toprak bile dinledi.
Toprak dinlerdi.
Çünkü üstünde yaşayanların sesini
taşıyan oydu.
O gün köyde ateş yakılmadı ama her yürek yanıyodu.
Ateş yakmamak korkudan değildi.
İz bırakmamaktandı.
Ama yürek ateşi gizlenmezdi.
Ayşe, çocuklara göz gezdirdi;
her birinde Mustafa’nın gölgesini gördü sanki.
Bu gölge korkutmazdı.
Korurdu.
Rüzgâr esti, kırmızı mendil harman yerinde dalgalandı.
Rüzgâr burada tesadüf değildi.
Hareket vardı,
hayat vardı.
Köylüler baktı, içlerinden biri dedi:
— “Bakın hele… gökyüzü bile bizim rengimize bürünmüş gari.”
Bu söz umut değildi sadece.
İnandıklarını görme hâliydi.
18. Bölüm — Kurtuluş Sabahı
Kurtuluş gürültüyle gelmezdi.
Önce sessizlik olurdu.
Sonra o sessizliğin içinden bir ses sızardı;
inanılması zor,
ama inkâr edilemez bir ses.
Yıl bin dokuz yüz yirmi iki.
Sabahın ilk ışığıyla köyün üstüne beyaz bir sis çökmüştü.
Bu sis gizlemek için değil,
yeni bir sabahı yavaş yavaş göstermek içindi.
Derken bir ses geldi uzaktan:
Davul sesi, sonra bir ezan, sonra bir çocuk çığlığı:
— “Gâvur gitti bre!”
Bu söz bir haber değildi.
Bir düğümün çözülmesiydi.
Köy ayağa kalktı.
Kadınlar koştu, çocuklar ağladı, yaşlılar diz çöktü.
Herkes kendi diliyle şükretti.
Kimisi ağlayarak,
kimisi susarak.
Ayşe, harman yerine koştu; elinde o kırmızı mendil.
Rüzgârda savruldu, güneşe değdi.
Bu mendil artık bekleyenin değil,
dayananın mendiliydi.
Dağdan bir grup atlı belirdi.
Önde Mustafa.
Sakalıyla saçı birbirine karışmış, ama gözleri pırıl pırıldı.
Bu parlaklık sevinçten değil,
bitmeyen bir yükü taşımayı kabul etmiş olmaktan geliyordu.
Atından indi, meydanın ortasında durdu.
Ayşe’ye baktı.
Bu bakışta savaş yoktu.
Ama savaşın bıraktığı iz vardı.
Bir an sessizlik çöktü, sonra kadın yürüdü.
İkisi de bir süre birbirine baktı, ne söz, ne nefes…
Sanki o bakış, yılların kavgasını anlattı.
Bazı hesaplar konuşulmazdı.
Bakışla kapanırdı.
Ayşe sordu:
— “Döndün mü gari?”
Bu soru basitti.
Ama cevabı ağırdı.
Mustafa gülümsedi:
— “Döndüm be Ayşe… ama eski ben değilim artık.”
Kimse aynı kalmazdı.
Ama herkes bunu bu kadar açık söyleyemezdi.
Ayşe’nin sesi yumuşak ama kararlıydı:
— “Ben de aynı ben değilim gari.”
Bu cümle,
iki ayrı yolun
aynı yerde buluşmasıydı.
O an rüzgâr birden şiddetlendi.
Kırmızı mendil savruldu, göğe doğru kıvrıldı.
Sanki rüzgâr,
yukarıya bir işaret gönderiyordu.
Köylüler sustu, herkes o bezin dansına baktı.
Bir kadın ağladı, biri “şükür” dedi, biri secdeye kapandı.
Her beden aynı şeyi yapmadı.
Ama herkes aynı şeyi hissetti.
Mustafa gözlerini gökyüzüne dikti.
— “Bu mendil, bizim göğümüzdür be Ayşe!” diye gürledi.
“Bu renk bizim alnımızın teri, bu rüzgâr bizim sesimizdir!
Ne dağ bizi yutar artık, ne gâvur bu toprağı alır!”
Bu söz bir zafer ilanı değildi.
Bir daha geri dönmemeye verilen sözdü.
O an davullar yeniden çaldı.
Çocuklar koştu, kadınlar kucaklaştı, yaşlılar ağladı.
Sevinç taşkın değildi.
Derindi.
Rüzgâr kırmızı mendili ta köyün üstüne taşıdı;
herkes başını kaldırıp baktı, sanki gökyüzü onların olmuştu.
Gökyüzü değişmezdi.
Ama ona bakma biçimi değişirdi.
Ayşe elini Mustafa’nın eline koydu.
— “Şimdi toprak bize gerçekten ev oldu gari,” dedi.
Ev olmak,
üstünde yaşamak değil,
uğrunda durmaktı.
Mustafa gülümsedi, gözleri doldu.
— “Ev dediğin, uğruna savaşılansa Ayşe…”
Bu söz kapanış değildi.
Hatırlatmaydı.
Ve o sabah, köyün üstüne yepyeni bir güneş doğdu.
Dağ sessizdi ama içi yankılandı:
“Bir halk, kendi göğünü geri aldı.”
Bu yankı bitmezdi.
Sadece sessizleşirdi.
Gözlerden Geçen Yol, Film Şeridi
Mustafa bir süre meydanda öylece durdu.
Kalabalık dağılmıştı, sesler azalmıştı. Davulun yankısı bile uzaklaşmıştı artık. Ama Mustafa’nın içi susmamıştı. Gözlerini kapadı. Çünkü bazen görmek için göz kapamak gerekirdi.
Bir film şeridi gibi geçti her şey.
Zaptiyelerin köy yolundan tozu dumana katarak gelişi geldi önce gözünün önüne.
Postal sesleri…
Kırılan kapılar…
Yere düşen bir bakır tas…
“Vergiyi eksik verdin” diye atılan tokat…
İsmail’in öküzsüz kalışı…
Ayşe’nin soba başında sessizce ağlamayışı; ağlayamaması…
Sonra dağ çıktı karşısına.
Ayaz…
Açlık…
Islanan çarık…
Uykusuz geceler…
Bir kayanın dibinde sırt sırta verilen nöbet…
İlk kurşunun ağırlığı…
Bir canın elden gidişi…
“Artık geri dönüşün yok” diyen o iç sesi…
Hacı Efe’nin bastonuna dayanmış bakışı geldi sonra.
“Dağ adamı yalnızlıkla sınar” deyişi.
Yasalar…
Sessizlikler…
İsimlerin bir bir efsaneye dönüşmesi…
Çolak Efe’nin tek koluyla tuttuğu düzen geçti ardından.
Yarımıyla tamamlanan bir irade.
“Biz hırsız değiliz” diye haykırılan geceler.
Buğday çuvallarının ay ışığında parlayışı.
Köy kapılarının sabaha karşı sessizce açılışı…
Sonra düşman geldi gözünün önüne.
Yanan ocaklar.
Dağılan evler.
Korkudan değil, öfkeden titreyen kadınlar.
Ayşe’nin elindeki kırmızı mendil.
Kadınların dirgenle, kazmayla duruşu.
“Vatan yürekle tutulur” diyen sesler…
Ve Aydın ovası…
Sis…
Kurşun…
Dursun’un omzundan vuruluşu.
“Senin yolun uzun” diyen son bakış.
Çolak Efe’nin sessizce toprağa yaslanan başı.
“Bu toprak sana emanet” sözü…
Mustafa gözlerini açtı.
Artık o sabahın Mustafa’sı değildi.
Dağa kaçan adam değildi.
Bir zulümden doğan öfke de değildi.
O, baş kaldırarak dağa çıkan,
dağda pişen,
ovada sınanan,
bir halkın yükünü sırtına alan biriydi.
Ayşe uzaktan ona baktı.
O da sustu. Çünkü onun gözlerinden de başka bir film geçiyordu.
Beklenen geceler…
Tutulan dualar…
Süpürgeyle edilen sessiz yeminler…
Köyü ayakta tutan kadın elleri…
İkisi de biliyordu:
Bu hikâye burada bitmiyordu.
Ama burada tamamlanıyordu.
Çünkü bazı insanlar ölünce değil,
anlatılmaya devam edince yaşardı.
Ve dağ, ovaya fısıldadı bir kez daha:
“Bir zulüm vardı.
Bir başkaldırı doğdu.
Bir efe çıktı dağa.
Bir savaş kahramanı oldu.
Ama en çok…
Bir halk ayağa kalktı.”
Final Kapanışı
Bu hikâye burada tamamlandı.
Okuyan, bekleyen, hisseden herkese selam olsun.
— Erkan