1. Bölüm: Sessiz Suç
1978-Kasım
1978, Ankara – Kenar Mahalle
Gecenin çöküşü, sadece gökyüzüne değmemişti. Sokağın taşlarında, duvarların çatlaklarında, yoksul evlerin paslı pencerelerinde de bir ağırlık vardı. Mahallenin çocukları çoktan içeri sokulmuş, kadınlar sobanın başında sessizliğe durmuştu. Erkekler… ya kahvedeydi ya da evde oturmuş, gündüz konuşulmayanı gece düşünüyordu. Çünkü burada geceler düşünmeye, gündüzler susmaya yarardı.
Leyla, pencerenin önüne dikilmiş, gözlerini karanlığa dikmişti. Karanlık dediğin, öyle her semtte aynı işlemezdi. Burada, her karanlığın içinde başka bir söz, başka bir tehdit yatardı. O gece ise, karanlığın içinden gelen ayak sesleri vardı. Tanıdıktı. Yüzünü değil ama yürüyüşünü tanırdı insan.
Kerem’di o. Karşı mahalleden, yani başka bir dünyanın çocuğu. Çocuk dediysek… omzunda yarım yamalak bir devrim, cebinde yaralı kelimeler taşıyan adamlardı artık onlar. Leyla’nın yüreği onun adımlarına çoktan eşlik etmeye başlamıştı ama babası Hüseyin Bey’in gözünde Kerem hâlâ bir “öteki”ydi. Hem de düşman kutbundan.
Sene yetmiş sekiz… Herkesin birbirine ya sağdan ya soldan baktığı zamanlar. İkisinin aşkına ise ne sağdan ne soldan yer kalmıştı. O yüzden, bu aşk da sessizdi. Slogan gibi bağırmadan, bayrak gibi sallanmadan, çarpılmış bir şiir gibi.
Kerem, sokak lambasının altında belirdi. Elinde eski bir kitap, arasında bir kâğıt. Leyla’nın kalbi o an, eski bir kapı tokmağı gibi titredi. Göz göze geldiler. İki saniye… ama zaman değil o an konuşan. Gözleri konuştu. Söz değil, sükût yürüdü aralarında.
Leyla perdeyi hafifçe araladı. Fısıltıyla konuştu, kimseye değil, kendine:
“Delilik bu…”
Kerem gülümsedi. Gülümsemesi, kışın ortasında bir soba sıcaklığı gibiydi.
“Delilik olmasa, aşk da olmazdı Leyla.”
Kitabı kapının önüne bıraktı. İçinde daktiloyla yazılmış bir şiir vardı, altına kendi eliyle iliştirdiği cümle de:
“Biz seninle, iki kutbun arasında kalmış bir bahar gibiyiz Leyla. Ne sağ, ne sol… sadece insan.”
O an, ne mahalle vardı, ne sloganlar, ne bayraklar. Sadece iki genç vardı. Herkesin sustuğu bir zamanda, birbirine bakarak konuşan iki genç…
Sabah ezanı, mahallenin çatılarında titrek bir dua gibi dolanırken Hüseyin Bey, avlunun köşesine ilişmiş, yanan sigarasına değil, yanmamış geçmişine bakıyordu. Her duman kıvrımı, içinden çıkamadığı bir sessizliği örüyordu sanki.
Evin avlusunda sigarasını içerken kitap sayfalarını fark etti. Kitabı eğilip aldı, sayfalar arasında Kerem’in şiiri vardı. Gözleri kısıldı. El yazısını tanımamıştı ama kelimelerdeki his onu rahatsız etti. Öfkeyle parçaladı.
Yerlerde birkaç yaprak… biri el yazısıyla, biri daktiloyla yazılmış. Kitap… Kerem denen çocuğun elinden çıkma. Sayfaların arasına saklanmış bir cümle: “Sadece insan…”
Hüseyin Bey’in yüzü ekşidi.
“İnsanmış…” diye geçirdi içinden. “İnsan olmak kolay mı ulan bu zamanda?”
O sırada içeriden hafif ayak sesleri duyuldu. Tedirgin, çekingen, ama saklayamadığı bir suçun yüküyle dolu.
“Leyla!” dedi birden, sesi boş avluyu ikiye böldü.
Kız dondu. Adı çağrılmamış, yargılanmıştı.
“Bu yazı… Bu kitap… Kimden geldiğini söylemeyeceksen bile, ellerinin titremesinden anlarım zaten.”
Leyla sustu. Çünkü bazen kelimeler yalandan çok, suskunlukla taşınırdı. Sustu ama duruşu değişti.
“Kerem ha? Hâlâ peşindesin demek.”
Hüseyin Bey’in sesi yükselecek gibi oldu ama yutkundu. Kendi kızıyla kavga etmek kolay iş değildi. Hele ki, kızı artık gözünün içine dimdik bakıyorsa…
“Leyla,” dedi bu kez daha yavaş, daha ağır. “O çocuk bizim gibi değil. Senin kurduğun her cümleye onların sözü ters düşer. Onların dünyasında biz düşmanız.”
Leyla, gözyaşlarını zor tuttu. Ama ağlamadı. Babasına ilk kez şunu söyledi:
“Belki de düşman dediğin, sadece senin anlamadığın biridir.”
Hüseyin Bey’in yüzü kasıldı. Çocukluğundan beri öğrendiği her şeyi unutan bir kıza değil, başka bir mahalleye, başka bir dünyaya kızıyordu belki de.
“Bak,” dedi, sesi soğumuştu. “Bu mahallede bir yanlış yaparsan, sadece kendini değil, bizi de yakarsın. Bu işin sonunda hapis var, rezillik var, belki de cenaze var. Aşk değil bu, yangın bu.”
Leyla başını eğdi. Sanki içinden kaçmaya hazırlanıyordu.
Ve o sabah, Leyla ilk kez evin dışına adım atmadan… içinden sürgüne çıkmıştı.
Gece – Eski Çamaşırhane
Ankara’nın kenar mahallesi geceyi üstüne almış, üstüne aldığıyla da yetinmeyip her köşeye biraz daha karanlık serpiştirmişti. Sokak lambaları ya yanmıyordu ya da yandığına pişmandı. Sanki her ışık, görmemek için daha az parlıyordu.
Leyla, evin arka kapısından sıvışırken ayakkabısının ucuyla basıyor, bastığı yerde iz bırakmaktan korkuyordu. Kız değil sanki, bir gölgeydi. Bir yel gibi kayıyordu duvar diplerinden.
Eski çamaşırhane… Mahallenin kimsenin uğramadığı, unutulmuş köşesi. Rutubetten duvarları kabarmış, kapısı eğilmiş bir yer. Ama bazen insan, en güvende olduğu yerleri değil, en unutulmuşları seçer.
Kapıya vardığında içeriden bir gölge kıpırdadı. Leyla’nın yüreği ağzına geldi ama ses tanıdıktı.
“Leyla… Benim,” dedi Kerem.
Işık yoktu ama gözler vardı. Onların karanlıkta parlayan bir tarafı olur, bir yüzü değilse bile bir duygusu gözükürdü. Kerem’in gözlerinde yorgunluk vardı; gecenin, günün, zamanın yorgunluğu. Ama Leyla’yı görünce o yorgunluğun yerini bir sıcaklık aldı.
“Geç kaldım,” dedi Leyla nefes nefese. “Babam gölgemden şüpheleniyor artık.”
Kerem başını iki yana salladı.
“Önemli değil. Sen geldin ya… hepsi bu.”
Bir süre konuşmadılar. Dışarıdan bir siren sesi, sonra bir köpeğin uzak havlaması… Mahalle ne kadar sessiz görünse de, aslında her sesi bastıran başka bir uğultusu vardı bu şehrin.
Kerem, cebinden buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı.
“Sana bunu getirdim. Mektup değil… belki kendime bile yazamadığım bir şey.”
Leyla kâğıdı aldı, açmadı.
“Kerem… Böyle nereye kadar?” dedi.
“Bizim bir geleceğimiz olur mu?”
“Sizinkilerden bizimkilerden daha ne kadar saklanacağız?”
Sözlerinde bir korku yoktu ama yorgunluk vardı. O yorgunluk, ne sokaktan ne mahalleden… doğrudan kalptendi.
Kerem yaklaştı.
“Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, o da sensiz yaşamak diye bir şey yok.”
“Ne senden vazgeçerim, ne de davamdan…”
Leyla başını eğdi.
“Ben seni kaybetmekten değil… bir köşede, bir sokak başında, yerde yatan hâlinden korkuyorum.”
Kerem onun ellerini tuttu.
“Ben de korkuyorum. Ama senden değil… Bu devrilen şehirden. Bu bölünen insanlıktan.”
Bir sessizlik daha oldu. Bu kez sevdaya yer açan bir sessizlik.
Kerem, alnını Leyla’nın alnına dayadı.
“Bir gün gideceğiz buradan. Belki küçük bir kasaba, belki sadece bizden ibaret bir yer. Ama bir gün mutlaka…”
Leyla gülümsedi. Gülüşünde umut değil, gerçek vardı.
“Bir gün mutlaka… ama bugün değil.”
O sırada dışarıdan bir ayak sesi… İkisi de irkildi. Kerem, Leyla’yı duvarın gölgesine çekti. Nefes bile almadan dinlediler. Ses uzaklaştı.
“Artık gitmelisin,” dedi Kerem fısıltıyla.
Leyla başını salladı.
“Yarın yine burada mı?”
Kerem tereddüt etti.
“Evet. Ama daha erken. Bu gece fazla riskliydi.”
Leyla çıkarken son kez dönüp baktı.
“Kerem… Kendine dikkat et.”
Kerem’in sesi, geceye çizilen bir çizgi gibi sessiz ama kararlıydı:
“Sen de Leyla. Çünkü ben… sen varsın diye varım.”
Leyla karanlığa karıştı. Kerem bekledi. Sanki onun ayak sesleri, bu karanlık şehirdeki tek umuttu.
Ama ikisi de biliyordu…
Bu şehirde aşk, sessiz bir suçtu.
Ve her suç gibi, cezası da gizlice büyüyordu.
Leyla – Eve Dönüş ve Yüzleşme
Leyla, çamaşırhaneden çıktığında gece, omzuna yıkılmış gibi ağırdı. Her sokak başı, bir göz gibi bakıyor; her duvar, bir kulak gibi dinliyordu. Ay ışığı bile bu semtte suskundu. Mahalle, geceyi suç gibi saklardı.
Arka kapıya vardığında, avludan sigara kokusu geldi burnuna. Damarlarında bir ürperme…
“Uyumamış,” dedi içinden.
Kapıyı aralayıp içeri süzüldü. Tam merdivene adım atacakken babasının sesi, karanlığın içinden geldi:
“Geç kaldın.”
Kız, ürkmedi bu kez. Ama sesi boğazında bir taşa takıldı.
“Baba… ben sadece biraz yürüdüm.”
Hüseyin Bey, sigarasını yere bastırdı. Gözleri karanlıkta parlıyordu ama ateşle değil, kinle.
“Gece yarısı yürüyüşü ha? Kitaplar yürüyüşte mi bulunur?”
Leyla sustu. Çünkü bazen bir kelime, bin suskunluğun altına düşen kaya gibi olur.
“Hâlâ o komünist çocukla görüşüyorsun!” dedi adam, sesi artık taş kesilmişti.
“Yarın bu evde konuşulacak bir şey kalmayacak! Ya o çocuk ya bu ev!”
Leyla, gözleri dolu ama başı dik, söyledi:
“Ben kimsenin düşmanı değilim baba. Kerem de değil.”
Söz ağırdı. Öyle ağırdı ki Hüseyin Bey’in yüreğine değil, geçmişine çarptı. Gençliğinde yaptığı seçimlere, sustuğu kavgaya…
“Sen anlamazsın,” dedi kız.
“Belki de bu yüzden hep bağırıyorsun.”
Ve o gece Leyla, ne duvarlara ne eşyaya… babasının bakışına çarpa çarpa odasına çıktı.
Kerem – Mahallede Sorgu
Kerem, Leyla’yı uğurlayıp dönerken mahalle, geceye değil, göze batıyordu. Her adımda bir soru, her köşe başında bir gölge…
Kahvenin önünden geçerken Murat ve birkaç genç çıktı karşısına. Mahalleli değil sanki, bir mahkeme heyeti.
“Kerem,” dedi Murat.
“Konuşmamız lazım.”
Kerem yorgundu ama geri adım atmadı.
“Gece bu saatte olmaz. Sabah gelin.”
Murat’ın yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi:
“Sabaha kalmaz bazı şeyler. Hele senin gibi tereddütte olanlar için.”
Gençler etrafını sardı.
“Toplantılara gelmiyorsun. Slogan atmıyorsun. Kitap yerine suskunluk taşıyorsun. Sebep?”
Kerem omuzlarını dikleştirdi.
“Ben hâlâ buradayım. Dava neredeyse orada da olurum.”
Murat yaklaştı.
“Ama kalbin başka mahallede Kerem. Oradaki faşist bir kız, buradaki her şeyden ağır mı geldi?”
Sessizlik… Ama bu susuş, teslimiyet değil; gürültünün öncesi gibiydi.
Kerem bakışlarını kaçırmadı.
“Ben birini sevdim. Bu dava beni insanlıktan çıkarıyorsa, davasız kalırım daha iyi.”
Murat’ın yüzündeki sertlik, ince bir tehdit gibi konuştu:
“İhanet, omuzdan değil, gönülden başlar. Gönlünü öbür tarafa kaptıran, burada adım bile atamaz.”
Sonra herkes dağıldı. Ama Kerem’in içi daraldı.
Sanki üzerine kapanan bir sokak değil, bir mahkemeydi.
Ve kendi kendine yineledi:
“Sevda suçsa, ben hükmü çoktan giydim.”
Bunun bir çıkar yolu olmalıydı. Ama nasıl?
Her şeyin bu kadar keskin olduğu bir ortamda ne Kerem ne de Leyla kimselere bir şey anlatamazdı.
Ama içinden bir ses bunun ağır bir bedeli olacağını söylüyordu.
Kerem – Yakalanış (Gece, Duvardibi)
O gece rüzgâr bile çekilmişti ara sokaklardan. Mahalledeki sessizlik, sanki bir şeyin suskunluğu değil, beklenen bir cezanın sessizliğiydi.
Kerem adımlarını hızlandırdı. Kalbinin ritmi hızlanmadıysa da, gölgelerin ritmi değişmişti.
Takip edildiğini anlamıştı ama çok geçti.
Bir köşeyi dönerken arkasından boğuk bir ses geldi:
“Kerem Aydın mısın?”
Cevap vermeye kalmadan boğazına bir kol sarıldı, ağzı kapatıldı.
Diz çöktürecek kadar sert bir darbe kaburgasına indi.
“Ne—” demeye çalıştı.
Ama o “ne” yarım kaldı.
Bir çuval geçti başına.
Hemen ardından karanlıkta yankılanan bir komut:
“Konuşursa dişini kırın.”
Sürüklenerek bir araca bindirildi.
Yere yatırıldı.
Birinin ayağı göğsüne bastı.
“Bize kitap değil, isim vereceksin!”
İlk yumruk geldi.
Arkasından bir tekme.
Sonra bir daha, bir daha…
“Solcusun değil mi lan?”
“Bakalım idealist misin hâlâ…”
Kerem’in zihni bulanıklaştı. Ama isim vermedi.
Leyla’nın adı, dişlerinin arasına sıkıştı; çıkmasın diye dilini ısırdı.
Kan tadı boğazına yürürken, tek düşündüğü şuydu:
“Bunu duymasın. Leyla bunu hiç duymasın.”
O gece Ankara’nın bir mahallesinde silah sesleri yükseliyordu.
Ve Leyla, kafasını yorganın içine gömmüş, sesleri duymamak için başını yastığa adeta bastırmıştı.